E-ISSN: 2822-6771
Volume : 14 Issue : 3 Year : 2022
Quick Search



COMPREHENSIVE MEDICINE - : 14 (3)
Volume: 14  Issue: 3 - 2022
OTHER
1.Frontmatters

Pages I - V

RESEARCH ARTICLE
2.Use of Nutritional Jejunostomy in Upper Gastrointestinal System Cancers
Hakan Yırgın, Osman Sıbıç, Yunus Emre Tatlıdil, Mehmet Aziret, Emre Bozdağ
doi: 10.14744/iksstd.2022.81567  Pages 207 - 213
GİRİŞ ve AMAÇ: Kanser hastalarında özellikle tanı aşamasına kadar %10’un üzerinde kilo kaybı olan özefagus ve mide kanserli hastalarda, uygulanacak sistemik tedavi öncesi veya oral gıda alamama durumlarında beslenme tüp jejunostomisi (BTJ) takılmaktadır. Çalışmada, kliniğimizde laparoskopik ve açık cerrahi yöntem ile takılan BTJ’nin yönetiminin sunulması amaçlandı.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmada kliniğimizde onkolojik hastalarda BTJ takılan hastalar retrospektif olarak tarandı. Hastalar klinik özellikleri, perioperatif dönem ve morbiditeleri açısından değerlendirildi
BULGULAR: Hastaların %43,75’i kadın (7/16) ve %56,25’i (9/16) erkek idi. Ortalama yaş 62,3±13,2 (39−83) yıl idi. Çalışmada hastaların 11’inde mide kanseri, dördünde özefagus kanseri ve birinde mideye invaze pankreas kanseri mevcuttu. Çalışmada 16 hastanın 12’sine açık, dördüne laparoskopik yöntem ile BTJ takıldı. Operasyon süresi açık grupta 55 (50,0−60,0) dakika, laparoskopik grupta 110 (102,5−207,5) dakika idi ve anlamlı olarak fark mevcuttu (p<0,001). Hastaların ortalama takip süresi 150 (60−387) gündü. Hastanede kalış süresi açık grupta ortanca 12 (5,5−26,5) gün, laparoskopik grupta 6,0 (6,0−9,0) gün idi (p=0,262). Yatış süresi, enteral beslenme zamanı, beslenme tüpü kullanımı, normal beslenmeye geçiş, parenteral beslenme, reoperasyon, BTJ sonrası kilo kaybı ve mortalite açısından istatistiksel olarak anlamlı herhangi bir fark yoktu (p>0,05). Buna karşın açık cerrahi grubuna göre laparoskopik cerrahi grubunda minör komplikasyonların görülme sıklığı istatistiksel anlamlı olarak daha düşüktü (p=0,027).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Kontrol edilebilir komplikasyon oranlarıyla birlikte laparoskopik BTJ uygun onkolojik hastalarda, kilo kaybını yavaşlatabilir ve sistemik tedavi etkisini daha çok artırabilir.
INTRODUCTION: Feeding tube jejunostomy (FTJ) is performed in cancer patients, especially in those with esophageal and stomach cancers, who have a weight loss of more than 10% until the diagnosis stage before systemic treatment or in cases where they cannot take oral food. In this study, it was aimed to present the management of FTJ implanted by laparoscopic and open surgery methods in our clinic.
METHODS: In the study, oncology patients who had a FTJ in our clinic were retrospectively scanned. The patients were evaluated in terms of clinical features, perioperative period and morbidity
RESULTS: Of the patients, 43.75% (7/16) were females and 56.25% (9/16) were males. Mean age was 62.3±13.2 (39−83) years. Eleven of the patients in the study had gastric cancer, four had esophageal cancer, and one had gastric-invasive pancreatic cancer. In the study, FTJ was inserted in 12 of 16 patients by open method and in 4 by laparoscopic method. There was no statistically significant difference in terms of hospitalization time, enteral feeding time, feeding tube use, transition to normal feeding, parenteral nutrition, reoperation, weight loss and mortality after FTJ (p>0.05) between the two groups. On the other hand, the incidence of minor complications was statistically significantly lower in the laparoscopic surgery group compared to the open surgery group (p=0.027).
DISCUSSION AND CONCLUSION: With controllable complication rates, laparoscopic feeding tube jejunostomy may slow down weight loss and increase the effect of systemic therapy in suitable oncology patients.

3.Evaluation of Code Blue Calls in the Pre-Pandemic and Pandemic Period: A Tertiary Care Hospital Experience
Kadir Arslan, Ayça Sultan Şahin
doi: 10.14744/iksstd.2022.59320  Pages 214 - 220
GİRİŞ ve AMAÇ: Amaç: Mavi kod, hastane içinde kardiyopulmoner arrest gibi acil müdahale gerektiren durumlarda profesyonel bir ekip tarafından etkin müdahalenin yapıldığı, evrensel acil durum yönetimidir. Bu çalışmanın amacı, mavi kod çağrılarının pandemi öncesi ve sonrası dönemde analizini yaparak literatüre katkı sağlamaktır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: 01 Mart 2019–01 Mart 2021 tarihleri arasındaki mavi kod çağrıları retrospektif olarak incelendi. Hastaların demografik verileri, mavi kod nedeni ve verildiği yer, ekibin olay yerine ulaşma süresi, yapılan tüm müdahaleler ve sonuçları kaydedildi.
BULGULAR: Toplam 217 mavi kod çağrısı çalışmaya dahil edildi. Hastaların ortalama yaşları 60,3±22,2 yıl ve %52’si kadındı. Çağrıların %54’ü pandemi döneminde ve %50’si çalışma saatlerinde bildirildi. Ekibin olay yerine ulaşma süresi 2,3±0,9 dakika idi. Hastaların %47’sine kardiyopulmoner resüsitasyon uygulanırken, %23’ü vefat etti. Pandemi öncesinde %20 ile iç hastalıkları servisi ve pandemi sonrasında %17 ile pandemi servisleri en sık çağrı yapılan yerler idi. Pandemi grubundaki hastalarda defibrilasyon uygulanan hasta sayısı anlamlı düşüktü (p=0,04).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Bu çalışmada, pandemi döneminde çağrı sayısında artış ve defibrilasyon uygulanan hasta sayısında anlamlı azalma gözlenmiştir. İlerleyen zamanlarda meydana gelebilecek pandemilere karşı etkin eğitimlerle mavi kod uygulaması sonuçlarının iyileştirilebileceği düşünülmüştür
INTRODUCTION: Code blue is the universal emergency management in which a professional team effectively intervenes in cases requiring emergency intervention, such as cardiopulmonary arrest in the hospital. This study aimed to contribute to the literature by analyzing code blue calls before and after the pandemic.
METHODS: Code blue calls between 01.03.2019–01.03.2021 were examined retrospectively. Patients' demographic data, the reason for code blue and the place it was given, the time for the team to reach the scene, and all the interventions and their results were recorded.
RESULTS: Two hundred and seventeen code blue calls were included in the study. Mean age of the patients was 60.3±22.2 years, and 52% were females. Of the calls, 54% were reported during the pandemic period. While 50% of the calls were reported during working hours, the time for the team to reach the scene was 2.3±0.9 minutes. While cardiopulmonary resuscitation was performed in 47% of the patients, 23% died.Cardiopulmonary arrest was the most common cause of code blue (39%). The most frequently called places were internal medicine services, with 20% before and pandemic services with 17% after the pandemic. The number of patients who underwent defibrillation was significantly lower in the pandemic group (p=0.04).
DISCUSSION AND CONCLUSION: This study observed an increase in the number of calls and a significant decrease in the number of patients undergoing defibrillation during the pandemic period. We think that the results of the code blue application can be improved with practical training against pandemics that may occur in the future.

4.Bronchoactive Effects of Rose Oil on Rat Tracheal Basal Tone
Sadettin Demirel
doi: 10.14744/iksstd.2022.47715  Pages 221 - 226
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmada, gül yağının farklı konsantrasyonlarının sıçan trakeal düz kas bazal tonusu üzerine etkilerinin araştırılması amaçlandı.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Sıçan trakeal halkalarının izometrik kasılma-gevşeme yanıtları, izole organ banyosu modeli kullanılarak kaydedildi. Trake halkaları 1,5 gram bazal tonusta dengelendi. Kümülatif gül yağı konsantrasyonlarının etkisini belirlemek üzere 60 mM KCl ile oluşturulan ön kasılmalardan sonra artan konsantrasyonlarda (0,1-100 µL/mL) gül yağı uygulandı. Gül yağı konsantrasyonlarının inkübasyona bağlı etkilerini değerlendirmek için trake halkaları 0,1, 1, 10 ve 100 µL/mL'lik gül yağı ile ayrı ayrı inkübe edildi. İstatistiksel anlamlılık düzeyi p<0,05 olarak belirlendi.
BULGULAR: Kümülatif olarak uygulanan gül yağı 0,1 ve 1 µL/mL konsantrasyonlarda bazal tonus üzerinde anlamlı bir değişikliğe neden olmadı. 10 ve 100 µL/mL’lik gül yağı konsantrasyonları ise relaksasyona yol açtı ve bazal tonus üzerinde anlamlı şekilde bronkoaktif etki gösterdi (10 µL/mL için p=0,037; 100 µL/mL için p=0,016). Gül yağının 0,1, 1 ve 10 µL/mL’lik konsantrasyonlarının 30 dakikalık inkübasyonları hafifçe gerim azalmasına neden oldu. Bununla birlikte, gül yağı bu konsantrasyonların hiçbirinde bazal tonusta anlamlı bir değişim oluşturmadı. 100µL/mL’lik gül yağı inkübasyonu ise bazal gerim düzeyindeki trakeal halkaları belirgin şekilde gevşetti (p=0,029).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Sonuç olarak, bazal tonus düzeyindeki sıçan trakeal halkalarında hem kümülatif uygulanan gül yağı konsantrasyonlarının hem de değişik konsantrasyonlardaki gül yağı inkübasyonlarının bronkodilatasyonu önemli ölçüde indükleyebildiği ilk kez gösterilmiştir. Böylece, gül yağının trakeal bazal tonusu azaltıcı etkilerine ilişkin ilk fizyolojik bulgular elde edilmiştir.
INTRODUCTION: In this study, it was aimed to investigate the effects of different concentrations of rose oil on rat tracheal smooth muscle basal tone.
METHODS: Isometric contraction-relaxation responses of rat tracheal rings were recorded using the isolated organ bath model. Tracheal rings were equilibrated at 1.5 g basal tone. In order to determine the cumulative effect, rose oil was applied in increasing concentrations (0.1-100 µL/mL) after pre-contraction with 60 mM KCl. Tracheal rings were incubated separately with 0.1, 1, 10, and 100 µL/mL rose oil concentrations to evaluate the incubation-dependent effects. Statistical significance level was considered as p<0.05.
RESULTS: Cumulatively applied rose oil did not cause a significant change in basal tone at 0.1 and 1 µL/mL. Besides, 10 and 100 µL/mL rose oil caused relaxation and showed a significant bronchoactive effect on basal tone (p=0.037 for 10 µL/mL; p=0.016 for 100 µL/mL). Incubations of 0.1, 1, and 10 µL/mL concentrations of rose oil for 30 min slightly reduced the tone. However, rose oil did not cause a significant change in basal tone at any of these concentrations. Incubation of 100 µL/mL rose oil significantly dilated the tracheal rings at the basal tone level (p=0.029).
DISCUSSION AND CONCLUSION: In conclusion, it is shown for the first time that both cumulatively applied rose oil concentrations and rose oil incubations at different concentrations can significantly induce bronchodilation in rat tracheal rings at the basal tone level. Thus, the first physiological findings regarding the tracheal basal tone reducing effects of rose oil were obtained.

5.Does Helicobacter Pylori Infection Make a Difference in Symptoms and Findings of Chronic Gastritis in Children?
Hayriye Hızarcıoğlu Gülşen, Pınar Celepli
doi: 10.14744/iksstd.2022.45403  Pages 227 - 236
GİRİŞ ve AMAÇ: Helicobacter pylori ilişkili kronik gastrik inflamasyon, gastrik semptomların yanı sıra iştah değişikliğine, beslenme bozukluğuna ve malnütrisyona neden olabilir. Bu çalışmada kronik gastritli olgularda H. pylori varlığının kilo kaybı başta olmak üzere klinik belirtiler, antropometrik ölçümler, laboratuvar bulguları, endoskopik ve histopatolojik bulgular üzerine etkisinin değerlendirilmesi ve serum H. pylori immünglobulin G (IgG) tetkikinin duyarlılık ve özgüllüğünün araştırılması amaçlandı.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Nisan 2018-Ekim 2018 tarihleri arasında üst endoskopi yapılan ve histolojik olarak kronik gastrit saptanan 5−18 yaş arası hastalar çalışmaya alındı. Demografik ve klinik veriler, antropometrik ölçümler, laboratuvar ve endoskopik bulguları, Sydney sınıflamasına göre histopatolojik bulgular kaydedildi. H. pylori varlığına göre hastalar gruplanarak parametreler karşılaştırıldı.
BULGULAR: Seksen altı hastanın %70,9’u (n=61) kızdı. Hastaların %37,2’sinde (n=32) kilo kaybı vardı. Ortanca kilo kaybı oranı %10’du (%2−33). Histopatolojik değerlendirmeye göre hastaların 56’sı (%65,1) H. pylori pozitifti. H. pylori negatif kronik gastritli hastaların ortanca yakınma süresi anlamlı düzeyde daha uzundu (p=0,035). H. pylori pozitif ve negatif gruplar arasında antropometrik ölçümler, kilo kaybı oranı açısından belirgin fark yoktu. Ancak kilo kaybı olan hastaların %68,8’i (n=22) H. pylori pozitifti. H. pylori pozitif grupta histopatolojik olarak hem antrum hem de korpusta orta/ağır şiddette kronik inflamasyonun ve orta/ağır inflamasyon aktivitesinin anlamlı derecede fazla olduğu gösterildi (her ikisi için p<0,001). Bu çalışmada H. pylori IgG’nin duyarlılığı %84,3 ve özgüllüğü %90 olarak hesaplandı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: H. pylori pozitif kronik gastritli hastaların H. pylori negatif hastalarla benzer antropometrik ölçümlerinin olduğu, kilo kaybının daha fazla olduğu
ancak istatistiksel anlam taşımadığı, endoskopik incelemede midede ciddi hiperemi oranının, histopatolojik incelemede gastrik ciddi kronik inflamasyon ve ciddi inflamasyon aktivitesi yüzdelerinin anlamlı derecede fazla olduğu gösterildi.
INTRODUCTION: Helicobacter pylori (HP) and related chronic gastric inflammation may result in alteration of appetite and nutritional deterioration besides gastric symptoms. In this study, it was aimed to evaluate the effect of HP on weight loss, clinical symptoms, anthropometric measurements, laboratory, endoscopic and histopathological findings and to test the sensitivity and specificity of HP IgG.
METHODS: Patients aged 5−18 years with chronic gastritis were enrolled between April-October 2018. Besides demographic and clinical data, anthropometric measurements, laboratory and endoscopic findings, histopathological findings defined by Sydney classification were recorded and compared according to the presence of HP.
RESULTS: Of 86 patients, 70.9% (n=61) were females. Weight loss was seen in 37.2% (n=32). Median weight loss rate was 10% (2%−33%). Fifty-six (65.1%) patients had HP positive chronic gastritis. Median duration of symptoms in HP negative patients was significantly longer (p: 0.035). There was no significant difference between HP positive and negative groups in terms of anthropometric measurements and weight loss ratio. However, 68.8% of the patients with weight loss were HP positive. Moderate/severe chronic inflammation as well as inflammation activity were found to be significantly higher in antrum and corpus in the HP positive group (p<0.001, for all). The sensitivity and specifity of HP IgG were calculated as 84.3% and 90%, respectively.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Patients with HP positive chronic gastritis showed similar anthropometric measurements, higher weight loss (but not statistically different), higher ratio of severe gastric hyperemia and higher percent of gastric chronic inflammation as well as inflammation activity in histolopathology when compared to HP negative group.

6.The Efficacy of First Trimester Maternal PAPP-A and Free ß-hCG Levels in Predicting Adverse Pregnancy Outcomes
Özge Özdemir, Halil Aslan
doi: 10.14744/iksstd.2022.79026  Pages 237 - 244
GİRİŞ ve AMAÇ: Çalışmanın amacı, ilk trimester maternal serum gebelikle ilişkili plazma protein A (PAPP-A) ve serbest beta-human koryonik gonadotropin (beta-hCG) düzeylerinin kötü gebelik sonuçlarını öngörmedeki etkinliğini saptamaktır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu retrospektif çalışmaya, tekil gebeliği olan ve 11 ila 14. gestasyonel haftalarda antenatal ilk trimester tarama testi yapılan toplam 1104 gebe dahil edildi. Obstetrik ve fetal özellikler ile kötü gebelik sonuçlarına ait veriler kaydedildi. PAPP-A ve beta-hCG medyan katsayıları (MoM) esas alınarak, normal (0,5−2,5 MoM), anormal (düşük: ≤0,49 MoM ve yüksek >2,5 MoM) şeklinde sınıflandırıldı ve bunlar Odds oranı kullanılarak obstetrik ve fetal özellikler ile kötü gebelik sonuçlarına göre değerlendirildi.
BULGULAR: PAPP-A düzeyi 0,49 ve altında olan gebelerde abortus, preeklampsi, intrauterin gelişme geriliği (IUGR), gestasyon haftasına göre küçük (SGA) bebek, preterm eylem, dekolman plasenta, gestasyonel hipertansiyon oranları bakımından normal olgulara göre anlamlı düzeyde yüksek saptandı. Gestasyon haftasına göre büyük (LGA) bebek oranları açısından fark saptanmadı. Beta-hCG düzeyi 0,49 ve altında olan gebelerde IUGR, preterm prematür membran rüptürü (PPROM), SGA, neonatal ölüm, gestasyonel diyabet ve dekolman plasenta oranları normal olgulara göre yüksek saptanırken abortus, preeklampsi, preterm eylem, gestasyonel hipertansiyon ve LGA oranları açısından fark saptanmadı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: İlk trimester maternal serum PAPP-A ve beta-hCG düşüklüğü IUGR, PPROM, SGA, neonatal ölüm, gestasyonel diyabet ve dekolman plasenta ile ilişkili bulunması nedeniyle ek fetal izlem gerektiren gebelerin tespitinde kullanılabilir.
INTRODUCTION: This study aimed to determine the efficacy of first trimester maternal pregnancy associated plasma protein-A (PAPP-A) and free human chorionic gonadotropin (ß-hCG) levels in predicting adverse pregnancy outcomes.
METHODS: A total of 1104 women (mean±SD age: 29.1±5.7 years) with singleton pregnancies who had antenatal first trimester screening test within 11−14th gestational weeks were included in this retrospective study. Data on obstetric and fetal characteristics and adverse pregnancy outcomes were recorded. PAPP-A and ß-hCG, based on multiples-of-median (MoM) values, were categorized as normal (0.5−2.5 MoM) or abnormal (low: ≤0.49 MoM and high: >2.5 MoM) and they were evaluated by Odds ratio according to obstetric and fetal characteristics and adverse pregnancy outcomes
RESULTS: While the rates of intrauterine growth restriction (IUGR), preterm premature rupture of the membranes (PPROM), small for gestational age baby (SGA), neonatal death, gestational diabetes and abruptio placentae were found to be higher in pregnant women with PAPP-A level of 0.49 and below, there was no difference in large for gestational age baby (LGA) rates. While the rates of abortion, preeclampsia, IUGR, SGA, preterm labor, abruptio placentae, and gestational hypertension were found to be significantly higher in pregnant women with ß-hCG level of 0.49 and below, no difference was found in terms of abortion, preeclampsia, preterm delivery, gestational hypertension, and LGA rates.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Since first-trimester maternal serum PAPP-A and ß-hCG levels are associated with IUGR, PPROM, SGA, neonatal death, gestational diabetes and abruptio placentae, it may be used to detect pregnant women requiring additional fetal surveillance.

7.The Relation between Pain and Compliance with Home Exercise Program in Patients with Chronic Nonspecific Neck Pain
Tuğba Şahbaz, Ahmet Kıvanç Menekşeoğlu
doi: 10.14744/iksstd.2022.43925  Pages 245 - 250
GİRİŞ ve AMAÇ: Çalışmada nonspesifik boyun ağrısı tanısı alan hastaların ev egzersiz programı tedavisine uyumunun, uyumu etkileyen faktörlerin, uyumun ağrı ve işlevsellik üzerine etkisinin araştırılması amaçlandı.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya altı aydan uzun süren nonspesifik boyun ağrısı olan 18-65 yaş arası 93 kişi dahil edildi. Her hastaya evde egzersiz programı verildi.
Dört hafta boyunca günde iki set egzersiz programı verilmesi planlandı. Tüm hastalar, başvuru sırasında (başlangıçta) ve bir ay sonra vizuel analog skala (VAS) skoru, boyun özürlülük indeksi [Neck Disability Index (NDI)] ve Bournemouth boyun anketi (The Bournemouth Neck Questionnaire] ile aynı fizik tedavi uzmanı tarafından değerlendirildi.
BULGULAR: Hastaların birinci ay takiplerinde düzenli egzersiz yapan ve kısmen egzersiz yapan hastaların tüm değerlendirmelerinde VAS ve NDI değerlerinde istatistiksel olarak anlamlı düzelme saptandı (p<0,05). Egzersiz yapmayan hastalarda hem ağrı hem de özürlülük değerlendirmelerinde anlamlı bir iyileşme gözlenmedi (p>0,05). Gruplar arası karşılaştırma yapıldığında, düzenli egzersiz yapan hastaların VAS ve Bournemouth ağrı değerlerinde egzersizleri kısmen yapan ve yapmayanlara göre anlamlı düzeyde iyileşme olduğu görüldü (p<0,05). Gruplar arasındaki NDI değerleri karşılaştırıldığında, egzersizleri düzenli yapanlar yapmayanlara göre anlamlı bir gelişme gösterdi (p<0,05).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışmanın sonuçları evde rehabilitasyona uyumun, boyun ağrısının giderilmesiyle ilişkili olduğunu göstermiştir. Evde rehabilitasyona bağlılık arttıkça ağrının azaldığı gözlemlenmiştir. Egzersiz programına uyumu artırmak için video görsellerinin kullanılması önerilmiştir.
INTRODUCTION: In our study, it was aimed to investigate the compliance of patients diagnosed with non-specific neck pain with home exercise program treatment, the factors affecting compliance, and the effect of compliance on pain and functionality.
METHODS: Ninety-three people aged 18-65 years with nonspecific neck pain lasting longer than 6 months were included in the study. Each patient was given a home exercise program. It was planned to give an exercise program as 2 sets a day for 4 weeks. All patients were evaluated by the same physiatrist with VAS score, Neck Disability Index and The Bournemouth Neck Questionnaire at admission (baseline) and 1 month later.
RESULTS: In the 1st month follow-ups of the patients, there was a statistically significant improvement in VAS and NDI values in all evaluations of the patients who regularly performed their exercises, and in those who partially performed the exercises (p<0.05). No significant improvement was observed in both pain and disability assessments in patients who did not perform the exercises. When the comparison between the groups was made, the patients who exercised regularly showed a significant improvement in tVAS and Bournemouth pain values compared to the individuals who partially performed the exercises and those who did not (p<0.05). When comparing NDI values between the groups, those who regularly performed the exercises showed a significant improvement compared to those who did not (p<0.05).
DISCUSSION AND CONCLUSION: The results of our study showed that compliance with home rehabilitation was associated with relief of neck pain. We observed that as the
commitment to home rehabilitation increases, the pain decreases. We recommend using it as video images to increase compliance with the exercise program.

8.Evaluation of Inflammatory Markers in Fibromyalgia Syndrome
Merve Damla Korkmaz, Cansın Medin Ceylan
doi: 10.14744/iksstd.2022.85547  Pages 251 - 254
GİRİŞ ve AMAÇ: Çalışmada, fibromiyalji sendromu (FMS) ve sağlıklı bireylerde inflamasyonu gösteren hematolojik indeksler ve oranlar değerlendirilerek inflamasyon varlığının gösterilmesi amaçlanmaktadır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Retrospektif kesitsel olarak planlanan bu çalışmaya toplam 187 katılımcı (98 FMS tanısı almış katılımcı, 89 sağlıklı kontrol) dahil edildi ve katılımcıların nötrofil/lenfosit oranı (NLO), platelet/lenfosit oranı (PLO), ortalama trombosit hacmi (OTH), eritrosit sedimentasyon hızı (ESH) ve C-reaktif protein (CRP) düzeyleri hesaplandı.
BULGULAR: Katılımcıların yaş ortalaması, FMS’li katılımcılar için 37,3±5,05 yıl, sağlıklı kontroller için 37,2±5,2 yıl olarak hesaplandı. NLO (p=0,034), OTH
(p<0,001), CRP (p=0,001) ve ESH (p<0,001) açısından her iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptandı. İki grup arasında PLO açısından anlamlı fark bulunmadı (p>0,05).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Sağlıklı kontrollere kıyasla FMS’de proinflamatuvar hematolojik indeksler önemli düzeyde artmıştır. Ayrıca, bu sonuçlar FMS’nin inflamatuvar patogenezini desteklemektedir.
INTRODUCTION: It was aimed to demonstrate the presence of inflammation in fibromyalgia syndrome(FMS) and healthy subjects by evaluating hematological
indices and ratios associated with inflammation.
METHODS: A total of 187 participants (98 FMS; 89 healthy controls) were included in the retrospective-cross-sectional study, and participants’ neutrophil/lymphocyte ratio (NLR), platelet/lymphocyte ratio (PLR), mean platelet volume (MPV), erythrocyte sedimentation rate (ESR) and C-reactive protein (CRP) which are hematological indices showing inflammation in the last 6 A total of 187 participants (98 FMS; 89 healthy controls) were included in the retrospective-cross-sectional study, and participants’ neutrophil/lymphocyte ratio (NLR), platelet/lymphocyte ratio (PLR), mean platelet volume (MPV), erythrocyte sedimentation rate (ESR) and C-reactive protein (CRP), which are hematological indices showing inflammation in the last 6 months, were calculatedwere calculated.
RESULTS: Mean age of the participants was 37.3±5.05 years for FMS, and 37.2±5.2 years for healthy controls. There were statistically significant differences between both groups in terms of NLR (p=0.034), MPV (p<0.001), CRP (p=0.001), and ESR (p<0.001). There was no difference in PLR between the two groups (p>0.05).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Proinflammatory hematological indices were significantly changed in FMS compared to healthy controls. In addition, the results supported
inflammatory pathogenesis of FMS.

9.Evaluation of the Efficacy of Pericoccygeal Injection and Psychopharmacological Treatment in Patients with Chronic Coccydynia
Esra Demirel
doi: 10.14744/iksstd.2022.04900  Pages 255 - 261
GİRİŞ ve AMAÇ: Kronik koksidini sıklıkla orta yaş kadınlarda görülür. Özellikle depresif ve kaygılı hastalar medikal tedaviye dirençli olabilir. Çalışmada, bu hastalarda steroid enjeksiyonu ve psikiyatrik medikal tedavinin sinerjik etki gösterebileceğinin değerlendirilmesi amaçlandı.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Hamilton depresyon ve anksiyete ölçeklerinden en az birinden eşik değer ve üzerinde puan alan kronik koksidinili 44 kadın hasta çalışmaya dahil edildi. Sadece perikoksigeal kortizon enjeksiyonu yapılan hastalar grup 1, enjeksiyona ek olarak selektif serotonin geri alım inhibitörü (SSRI) tedavisi alan hastalar grup 2 olarak kaydedildi. Başlangıç, birinci ay ve üçüncü ayda vizüel analog skala (VAS) skorları değerlendirildi. İstatistiksel analizler için “Number Cruncher Statistical System (NCSS) Statistical Software (Utah, USA)” programı kullanıldı.
BULGULAR: Tedavi öncesi VAS skoru medyan değeri grup 1 ve grup 2’de sırasıyla 7 ve 8; tedavi sonrası birinci ay VAS skoru medyan değeri grup 1 ve grup 2’de sırasıyla 4 ve 4 olarak bulundu (p>0,05). Tedavi sonrası üçüncü ay VAS skoru medyan değeri grup 1 ve grup 2’de sırasıyla 4 ve 2 olarak tespit edildi (p<0,01).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Depresif ve kaygılı kadınlarda, altta yatan bir patoanatomi de olsa kronik koksidini anksiyete ve depresyon nedeniyle inatçı hale gelebilir. Kronik koksidini ile başvuran hastalarda; lokal steroid enjeksiyonu ve SSRI tedavisinin kombine edilmesi, pratik ve etkili bir tedavi yöntemidir.
INTRODUCTION: Chronic coccydynia is frequently seen in middle-aged women. Especially depressed and anxious patients may be resistant to medical treatment. This study aimed to evaluate the synergistic effects of steroid injection and psychiatric medical treatment in these patients.


METHODS: Forty-four female patients with chronic coccydynia who scored at or above the threshold for at least one of the Hamilton Depression and Anxiety scales were included in the study. Patients who received only pericoccygeal cortisone injection were recorded as the 1st group, and the patients who received SSRI treatment in addition to the injection were recorded as the 2nd group. VAS scores were evaluated at baseline, 1 month, and 3 months. NCSS (Number Cruncher Statistical System) Statistical Software (Utah, USA) program was used for statistical analysis.
RESULTS: Median value of the pre-treatment VAS score was 7 and 8 in the 1st and 2nd groups, respectively. Median value of the 1st month post-treatment VAS score was 4 and 4 in the 1st and 2nd groups, respectively. Median value of VAS score at the 3rd month after treatment was 4 and 2 in the 1st and 2nd groups, respectively.
DISCUSSION AND CONCLUSION: In depressed and anxious women, chronic coccydynia may become persistent due to anxiety and depression, even if there is an underlying pathoanatomy. In patients presenting with chronic coccydynia, combining local steroid injection and SSRI treatment is a practical and effective treatmen method.

10.Evaluation of Blood Culture Results of Cancer Patients Hospitalized in the Palliative Clinic
Funda Seçik Arkın, Derya Hırçın Cenger
doi: 10.14744/iksstd.2022.99705  Pages 262 - 267
GİRİŞ ve AMAÇ: Çalışmanın amacı, palyatif klinikte yatan kanser hastalarının kan kültürlerinde üreyen mikroorganizmaların dağılımını ve sık kullanılan antimikrobiyal ajanlara olan duyarlılık profillerini saptamak ve klinisyenin doğru ve uygun ampirik tedavi seçimine katkıda bulunmaktır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışma, 01 Ocak 2016−31 Aralık 2020 tarihleri arasında Yedikule Göğüs Hastalıkları ve Göğüs Cerrahisi Eğitim ve Araştırma Hastanesi Palyatif Klinik’te yatan kanser hastalarında yapıldı. Hastalara ait demografik, klinik ve laboratuvar verileri hasta dosyaları ve hastane bilgi yönetim sistemi üzerinden retrospektif olarak değerlendirildi. Kan kültürü pozitif olan hastalarda üreyen mikroorganizmalar belirlendi. Üreme sonucu etken olarak kabul edilen hastalarda “The European Committee on Antimicrobial Susceptibility Testing (EUCAST)”e göre düzenlenen sonuç raporlarının değerlendirmesinde, antibiyotik/antifungal duyarlılıkları kayıt edildi. İstatistiksel analizler için SPSS 16 programı kullanıldı.
BULGULAR: Malignite tanılı toplam 670 hastanın %78,5’i erkek, %21,5’i kadın, yaş ortalaması 63,75±11,45 yıl idi. Altı yüz yetmiş hastadan toplam 1.859 kan kültürü alındı. Yüz dört hastaya ait 138 kan kültüründe üreme saptandı (%7,4). Üreyen mikroorganizmaların 103’ü (%74,7) gram-pozitif bakteriler, 25’i (%21) gram-negatif bakteriler, 8’i (%4,3) maya morfolojisinde mantarlardan oluşuyordu. Koagülaz-negatif stafilokoklar kan kültüründe üreyen en yaygın patojendi. Stafilokok suşlarından %63,6’sı metisiline dirençli olarak saptanırken, Enterococcus spp. suşu vankomisine duyarlıydı. Gram-negatif bakteremilerde Pseudomonas spp. ve Klebsiella spp. suşları en çok üreyen gram-negatif bakterilerdi. Karbapenem direnci Acinetobacter spp. suşlarında %100, Pseudomonas suşlarında %50 ve Klebsiella spp.suşlarında %25 olarak belirlendi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Palyatif kanser hastalarında gelişen kan dolaşımı enfeksiyonlarında, başta koagülaz-negatif stafilokoklar olmak üzere gram-pozitif bakterilerin baskın etyolojik mikroorganizmalar olduğu belirlenmiştir. Patojenik etkenlerin ve ilaç duyarlılığının lokal sürveyansı, enfeksiyon eğilimlerinin belirlenmesi ve tedavisinde önemlidir.
INTRODUCTION: This study aimed to determine the distribution of microorganisms grown in blood cultures of cancer patients hospitalized in the Palliative Clinic and their susceptibility profiles to commonly used antimicrobial agents and to contribute to the clinician's empirical treatment.
METHODS: This study was performed on cancer patients hospitalized in thw Palliative Clinic between 01.01.2016−31.12.2020. All patient data were evaluated retrospectively through patient files and hospital information management system. Microorganisms isolated in patients with positive blood cultures were determined. In the evaluation of the result reports prepared according to The European Committee on Antimicrobial Susceptibility Testing (EUCAST) in patients whose results were accepted as the causative pathogen, their antibiotic/antifungal susceptibility was recorded. SPSS 16 program was used for statistical analysis.
RESULTS: A total of 1859 blood cultures were obtained from 670 patients. Growth was detected in 138 blood cultures of 104 patients (7.4%). Of the isolated microorganisms, 103 (74.7%) were gram-positive bacteria, 25 (21%) were gram-negative bacteria, 8 (4.3%) were fungi with yeast morphology. Coagulase-negative staphylococci were the most frequent isolate in blood culture. Of the staphylococcal strains, 63.6% were resistant to methicillin. Pseudomonas spp. and Klebsiella spp. strains were the most isolated gram-negative bacteria. Acinetobacter spp. strains (100%), Pseudomonas strains (50%), Klebsiella spp. strains (25%) were determined as carbapenem-resistant.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Gram-positive bacteria, especially coagulase-negative staphylococci, are the predominant etiological microorganisms in bloodstream infections developed in palliative cancer patients. Local surveillance of pathogens and drug susceptibility is important in the identification and treatment of infection trends.

11.Prevalence and Antimicrobial Susceptibility of Enterococcus Faecalis and Enterococcus Faecium Grown in Adult Intensive Care Patients Blood Cultures
Kamuran Şanlı, Selen Zeliha Mart Kömürcü, Ayça Sultan Şahin
doi: 10.14744/iksstd.2022.55823  Pages 268 - 273
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmanın amacı, yoğun bakım ünitesinde tedavi edilen erişkin hastaların kan kültüründe üreyen iki Enterococcus türü olan Enterococcus faecalisve Enterococcus faecium'un görülme sıklığı ve antibiyotik direnç özelliklerinin araştırılmasıdır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu kesitsel retrospektif çalışmada, 2016-2019 yılları arasında Kanuni Sultan Süleyman Eğitim ve Araştırma Hastanesi Erişkin Yoğun Bakım Ünitesinde tedavi gören hastaların kan kültürlerinde üreyen enterokok suşlarının antibiyotik direnç özellikleri araştırıldı. Laboratuvarımıza gönderilen kan kültürleri BACTEC-FX otomatik kan kültürü (Becton Dickinson, ABD) cihazında inkübe edildi. Tüm suşlar, VITEK 2 (bioMerieux, Fransa) yöntemi kullanılarak tür düzeyinde tanımlandı. Belirlenen suşların antimikrobiyal duyarlılık testleri, Avrupa Antimikrobiyal Duyarlılık Testi Komitesi'nin (EUCAST) tavsiyelerine göre yapıldı.
BULGULAR: Çalışmada değerlendirilen 246 olgunun kan kültüründe üreyen suşların 137'si (%55,6) E. faecalis, 109'u (%44,4) E. faecium'du. E. faecalis'in en fazla direnç gösterdiği antibiyotikler sırasıyla streptomisin (%40,9), gentamisin (%39,4), ampisilin (%8) ve amoksisilin-klavulanik asit (%7,3) idi. E. faecium'un en fazla direnç gösterdiği antibiyotikler sırasıyla amoksisilin-klavulanik asit (%89), ampisilin (%87,2), gentamisin (%74,3) ve streptomisin (%71,6) idi. Hem E. faecalis hem de E. faecium için direnç geliştirme sıklığı en az olan antibiyotik linezolidin olduğu belirlendi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Bu çalışmada, yoğun bakım ünitesinde tedavi edilen yetişkin hastaların kan kültürlerinde üreyen E. faecalis ve E. faecium suşlarının streptomisin, ampisilin ve amoksisilin-klavulanik aside karşı yüksek oranda direnç gösterdiği tespit edildi. Ampirik tedaviler uygulanırken antibiyogram uygulanarak duyarlılığa göre antibiyotik seçilmesinin veya bu verilere göre tedaviye başlanmasının faydalı olacağı düşünüldü.
INTRODUCTION: The aim of this study was to investigate the incidence and antibiotic resistance properties of E. faecalis and E. faecium, two Enterococcus species grown in the blood culture of adult patients treated in the intensive care unit.
METHODS: In this cross-sectional retrospective study, antibiotic resistance properties of enterococci strains grown in the blood cultures of patients treated in the adult intensive care unit of Kanuni Sultan Süleyman Training and Research Hospital between 2016-2019 were investigated. Blood cultures sent to our laboratory were incubated in the BACTEC-FX automatic blood culture (BectonDickinson, USA) device. All strains were identified at the species level, using the VITEK 2 (bioMerieux, France) method. Antimicrobial susceptibility tests of the identified strains were performed according to the recommendations of the European Committee on Antimicrobial Susceptibility Testing (EUCAST).
RESULTS: Of the strains grown in the blood cultures of 246 cases evaluated in the study, 137 (55.6%) were E. faecalis and 109 (44.4%) were E. faecium. Antibiotics to which E. faecalis showed the greatest frequency of resistance were streptomycin (40.9%), gentamicin (39.4%), ampicillin (8%) and amoxicillin/clavulanate (7.3%), respectively. Antibiotics to which E. faecium showed the most resistance were amoxicillin/clavulanate (89%), ampicillin (87.2%), gentamicin (74.3%), and streptomycin (71.6%), respectively. For both E. faecalis and E. faecium, it was determined that linezolid was the antibiotic with the least frequency of resistance development.
DISCUSSION AND CONCLUSION: The present study showed that E. faecalis and E. faecium strains grown in the blood cultures of adult patients treated in the intensive care unit demonstrated a high frequency of resistance against streptomycin, ampicillin and amoxicillin/clavulanate. It was thought that it would be beneficial to apply antibiograms and select antibiotics according to sensitivity, or to initiate treatment according to these data when administering empirical treatments.

12.Non-melanoma Skin Cancer at Facial Sites Treated with Varian HDR Surface Applicators
Esengül Koçak Uzel
doi: 10.14744/iksstd.2022.93764  Pages 274 - 279
GİRİŞ ve AMAÇ: Melanom dışı cilt kanseri dünyadaki en yaygın kanser türüdür. Cerrahi, bu kanser türünde ana tedaviyi oluşturmaktadır. Yüksek doz hızlı brakiterapi (High Dose Rate [HDR] Brachytherapy) özellikle kozmetik olarak cerrahinin doku kaybı yaratacağı bölgelerde en etkili cerrahi alternatifidir. Bu çalışmanın amacı; kesin HDR brakiterapi ile tedavi edilmiş hastaların erken yan etki sonuçlarını ve lokal kontrol verilerini sunmaktır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya, Mayıs 2021 ve Nisan 2022 tarihleri arasında yüz bölgesinde skuamöz hücreli ve bazal hücreli cilt tümör olan yedi hasta dahil edildi. Hasta raporları, radyolojik ve patoloji raporları retrospektif olarak incelendi. Radyasyon erken toksisite değerlendirmesi “Radiation Therapy Oncology Grading (RTGO)” sistemine göre yapıldı. Lokal kontrol, erken sağkalım ve toksisite tüm hastalarda değerlendirildi.
BULGULAR: Hastaların tamamı, üç bazal hücreli kanser ve dört skuamöz hücreli kanser olarak tedavi edildi. Tüm hastalara kesin doz olarak sekiz fraksiyonda 40 Gy tanımlandı. Lokal kontrol %100 olarak görüldü. Sağkalım ve progresyonsuz sağkalım %100 idi. Cilt toksisitesi grade 1 dört hastada ve grade 2 toksisite üç hastada görüldü. Bu toksisitelerin hepsi üçüncü ayda iyileşti.
TARTIŞMA ve SONUÇ: HDR brakiterapi mükemmel kozmetik sonuç ve hastalığın lokal kontrolünü sağlamaktadır. Uzun takipler gerekmekle birlikte cerrahiye özellikle yüz bölgesinde önemli bir alternatif tedavidir.
INTRODUCTION: Non-melanoma skin cancer (NMSC) is the most common cancer type worldwide. Surgery is the mainstay of treatment. High Dose Rate Brachytherapy (HDR-BT) is an effective alternative method when surgery is contraindicated or when there is cosmetic concern. This study aimed to report our clinical outcomes consisting local control and toxicity rates in patients treated with HDR-BT.
METHODS: Patients with squamous cell cancer (SCC) and basal cell carcinoma (BCC) treated with HDR-BT from May 2021to April 2022 were included in the study. Medical reports including pathologic and radiologic reports and photos were retrospectively reviewed. Radiation toxicity was graded using the Radiation Therapy Oncology Grading (RTOG) acute toxicity scale. Local control and toxicity rates were evaluated for all patients.
RESULTS: All 7 patients, including 3 BCCs and 4 SCCs, with 7 lesions were treated with definitive intent. Prescribed dose was 40 Gray (GY) in 8 fractions in all cases. Local control was 100%. Both overall survival and progression free survival was 100%. Skin toxicity was seen in 4 patients with grade 1 and in 3 patients with grade 2 and resolved in 3 months time.
DISCUSSION AND CONCLUSION: HDR -BT provides excellent cosmetic outcomes without compromising local control both for curative intent. Considering short interval local control rates, long term follow up is necessary.

13.Professional Image Perception of Nurses in the COVID-19 Pandemic: Example of a Public Hospital
Demet Yurtsever, Sevgi Duran, Handan Alan
doi: 10.14744/iksstd.2022.98470  Pages 280 - 286
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmada bir kamu hastanesinde çalışan hemşirelerin koronavirüs hastalığı (COVID-19) salgınındaki mesleki imaj algılarının belirlenmesi, kişisel ve mesleki özelliklerine göre karşılaştırılması amaçlandı.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Araştırma tanımlayıcı ve kesitsel tipte gerçekleştirildi. Evreni, İstanbul’da bir kamu hastanesinde Haziran-Temmuz 2020 tarihleri arasında çalışan hemşireler oluşturdu (n=668). Örneklem, evreni bilinen örneklem hesabı ile minimum 244 hemşire olarak hesaplandı. Veriler “Kişisel Bilgi Formu” ve “Hemşirelikte Mesleki İmaj Algısı Ölçeği” kullanılarak araştırmaya katılmayı kabul eden 250 hemşireden toplandı.
BULGULAR: Hemşirelerin mesleki imaj algısı skorunun 165,50±12,17 ile iyi imaj algısı aralığında olduğu saptandı. Hemşirelerin kişisel ve mesleki özelliklerinin mesleki imaj algısı ölçek toplam skorunu etkilemediği ancak alt boyut karşılaştırmalarında, hemşirelerin yaşı mesleki statü ve eğitim alt boyut skoru üzerinde; cinsiyeti cinsiyet alt boyut skoru üzerinde; eğitimi dış görünüş ve eğitim alt boyut skoru üzerinde; mesleki deneyimi mesleki yeterlilik, mesleki statü ve eğitim alt boyutları üzerinde; çalıştıkları birimin ise mesleki statü ve eğitim alt boyutu üzerinde anlamlı fark oluşturduğu saptandı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışma sonucunda, hemşirelerin mesleki imaj algısının iyi düzeyde olduğu saptandı.
INTRODUCTION: In this study, it was aimed to determine the professional image perceptions of nurses working in a public hospital in the COVID-19 pandemic and to compare them according to their personal and professional characteristics.
METHODS: The research was carried out in descriptive and cross-sectional type. The population consisted of nurses working in a public hospital in Istanbul between June and July 2020 (n=668). The sample was calculated as a minimum of 244 nurses with a known population sample. Data were collected from 250 nurses who agreed to participate in the study using the "Personal Information Form" and the "Scale of Occupational Image Perception in Nursing".
RESULTS: It was determined that the nurses' professional image perception score was between 165.50±12.17, and they had good image perception. Personal and professional characteristics of the nurses did not affect the total score of the scale of perception of professional image, but in sub-dimension comparisons, the age of the nurses was on the occupational status and education sub-dimension score; sex was on the sex sub-dimension score; education was on appearance and education sub-dimension score; on the sub-dimensions of professional experience, professional competence, professional status and education. It was determined that the unit they worked in made a significant difference on the occupational status and education sub-dimension.
DISCUSSION AND CONCLUSION: As a result of the study, it was determined that the professional image perception of the nurses was at a good level.

CASE REPORT
14.A Case of Mycoplasma Infection Confused with Collagen Tissue Diseases
Şeymanur Ağcakoyun, Nafiye Urgancı, Gül Özçelik
doi: 10.14744/iksstd.2022.80557  Pages 287 - 290
Mycoplasma pneumoniae, başlıca solunum yolu enfeksiyonlarına sebep olan önemli bir etkendir. Solunum sistemi enfeksiyonları dışında bazı ekstrapulmoner hastalıklara da neden olmaktadır. Ekstrapulmoner bulgulardan başlıcaları; cilt, kas iskelet sistemi, sinir sistemi, sindirim sistemi ve hematolojik bulgular olup genellikle otoimmün veya vasküler komplikasyonlardan kaynaklanmaktadır. Cilt tutulumu karşımıza başlıca ekzantem, papüler, maküler, vezikülobüllöz lezyonlar, eritema multiforme veya Stevens-Johnson sendromu olarak çıkar. Bu nedenle bazı olgulardaki cilt bulguları kollajen doku hastalıkları ile karışabilmektedir. Bu yazıda, kliniğimize uzamış ateş şikayeti ile başvuran ve izleminde yaygın makülopapüler döküntüleri gelişmesi üzerine kollajen doku hastalığı düşünülen bir mikoplazma olgusu sunulmuştur. Klinik prezentasyonları ve ilișkili semptomlarından ötürü, ekstrapulmoner bulguları ile seyredebilen M. pneumoniae enfeksiyonlarının, kollajen doku hastalıklarının ayırıcı tanısında akılda tutulması gerektiği vurgulanmak istenmiştir.
Mycoplasma pneumoniae is an important agent causing mainly respiratory infections. Apart from respiratory infections, Mycoplasma pneumoniae also causes some extrapulmonary diseases. Some of the extrapulmonary findings are; skin, musculoskeletal, nervous system, digestive system and hematological findings, usually caused by autoimmune or vascular complications. Skin involvement mainly presents as exanthema, papular, macular, vesiculobullous lesions, Erythema Multiforme or Stevens-Johnson syndrome. Therefore, skin findings in some cases can be confused with collagen tissue diseases. In this article, a case of Mycoplasma, which had presented to our clinic with prolonged fever and had been considered to have a collagen tissue disease after extensive maculopapular eruptions, was presented. Due to its clinical presentations and associated symptoms, it is emphasized that M. pneumoniae infections, which can progress with extrapulmonary findings, should be kept in mind in the differential diagnosis of collagen tissue diseases.