ISSN 2148-273X | E-ISSN 2667-7458

Volume : 13 Issue : 3 Year : 2022

Hızlı Arama




İstanbul Kanuni Sultan Süleyman Tıp Dergisi (IKSST) - : 13 (3)
Cilt: 13  Sayı: 3 - 2021
EDITÖRE MEKTUP
1.
COVID-19 Hastalarında Perkütan Trakeostomi
Percutaneous Tracheostomy in COVID-19 Patients
Ayça Sultan Şahin, Ebru Kaya
doi: 10.4274/iksstd.2021.62533  Sayfalar 160 - 161
Makale Özeti | Tam Metin PDF

ARAŞTIRMA
2.
Hemodiyaliz Hastalarında COVID-19 Enfeksiyonu: Klinik Özellikler, Sonuçlar ve Mortalite İlişkili Faktörler
COVID-19 in Hemodialysis Patients: Clinical Features, Results, and Factors Associated with Mortality
Can Sevinç, Özge Timur, Recep Demirci
doi: 10.4274/iksstd.2021.80958  Sayfalar 162 - 169
GİRİŞ ve AMAÇ: Koronavirüs hastalığı-2019 (COVID-19) enfeksiyonu tüm dünyada, yaşlı popülasyonu ve birçok komorbid hastalığı olan hastaları etkilemiştir. Hemodiyaliz (HD) hastaları, ileri yaş, mevcut komorbid hastalıklar ve kronik böbrek hastalığının, neden olduğu immünosupresyon nedeniyle COVID-19 enfeksiyonu için riski altındadır. Çalışmamızda COVID-19 enfeksiyonu olan 121 HD hastasının klinik özellikleri, sonuçları ve mortalite ile ilişkili faktörleri inceledik.
YÖNTEM ve GEREÇLER: COVID-19 olası olgu tanımına uyan 121 hemodiyaliz hastası çalışmaya dahil edildi. Hastalar klinik ve laboratuvar özelliklerine göre hafif-orta, ağır ve kritik olarak gruplara ayrıldı. Daha sonra hastalar sağ kalanlar ve eksitus olanlar olarak gruplara ayrılarak demografik ve laboratuvar verileri açısından karşılaştırıldı.
BULGULAR: Çalışmaya 61’i (% 51) kadın, 59’u (%49) erkek olmak üzere toplam 121 hasta dahil edildi. Hastaların ortalama yaşı 61 ± 14 idi. Hastaların en sık eşlik eden komorbid hastalığı hipertansiyon, ardından koroner arter hastalığı ve diabetes mellitus idi. En yaygın şikayetler öksürük, kas ağrısı ve nefes darlığı idi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Bu çalışma, yüksek riskli ve savunmasız HD hasta popülasyonunda COVID-19 enfeksiyonuna bağlı mortaliteyi öngörmek için beyaz kan hücre sayısı, nötrofil sayısı, laktat dehidrogenaz, aspartat transaminaz gibi biyobelirteçlerin kullanımının faydalı olacağını göstermiştir.
INTRODUCTION: Globally, coronavirus disease-2019 (COVID-19) has affected the elderly population and patients with multiple comorbid diseases. Hemodialysis (HD) patients are at risk of contracting COVID-19 due to immunosuppression caused by chronic kidney disease, advanced age, and existing comorbid diseases. We retrospectively studied the clinical characteristics of total of 121 HD patients with COVID-19.
METHODS: Of the 121 patients, 61 (51%) and 59 (49%) were female and male, respectively. Mean age of the patients was 61 ± 14. The most common comorbid disease among the patients was hypertension, followed by coronary artery disease and diabetes mellitus. The most common complaints were cough, myalgia, and shortness of breath.
RESULTS: Of the 121 patients, 61 (51%) and 59 (49%) were female and male, respectively. Mean age of the patients was 61 ± 14. The most common comorbid disease among the patients was hypertension, followed by coronary artery disease and diabetes mellitus. The most common complaints were cough, myalgia, and shortness of breath.
DISCUSSION AND CONCLUSION: This study contributes to literature by determining biomarkers to predict mortality due to COVID-19 infection in high-risk and vulnerable HD patient population.

3.
Perkütan Vertebroplasti/Kifoplasti Girişimleri Sırasında İletilen Çimento Hacimlerinin Postoperatif Radyolojik Görüntülere Göre Hesaplanan Hacimlerle Karşılaştırılması: 67 Müdahalede Klinik Deneyim
Comparison of the Cement Volume Delivered During Percutaneous Vertebroplasty/Kyphoplasty Interventions with Volumes Calculated on Postoperative Radiological Images: A Clinical Experience
Ahmet Tolgay Akıncı, Baris Chousein
doi: 10.4274/iksstd.2021.79553  Sayfalar 170 - 176
GİRİŞ ve AMAÇ: Birçok araştırmacı vertebroplasti (VP) ve kifoplasti (KP) müdahaleleri sırasında verilen sement hacmini sonuçları etkileyen bir faktör olarak incelemiş olsa da, bilgimiz dahilinde hiçbiri postoperatif radyolojik görüntülerle karşılaştırmamıştır. Bu çalışmada, gerçek çimento miktarı için uyumluluk derecelerini değerlendirmek amacıyla bu hacimleri karşılaştırmak amaçlanmıştır
YÖNTEM ve GEREÇLER: Tek merkezli, retrospektif ve gözlemsel olan çalışmada, 67 omurga seviyesine 28’ine VP ve 21’ine KP prosedürü uygulanan toplam 49 hastaya ait klinik veriler ve radyolojik görüntüler incelendi. Ortanca yaş (çeyrekler arası aralık) 70 (17) yıl idi. Otuz dokuz (%79,6) hasta kadın, 10 (%20,4) hasta erkekti. Veriler istatistiksel olarak analiz edildi ve hacim farklılıkları değerlendirildi.
BULGULAR: Toplam hacim farklılıkları için istatistiksel fark yoktu (tek örneklem t-testi, p > 0.05). KP müdahalelerinin ise VP müdahalelerine kıyasla ortalama hacim farkı daha yüksekti (İki örneklem t-testi, p < 0.01, d = 0.785).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Sonuçlarımız toplam çimento hacimleri arasında tutarlılık gösterdi; bununla birlikte, KP müdahalelerinin hacim farkı anlamlı olarak daha yüksekti.
INTRODUCTION: Although many researchers have investigated the cement volume delivered during vertebroplasty (VP) and kyphoplasty (KP) as a factor affecting outcomes, to the best of our knowledge, none of these investigations compared this cement volume with those of postoperative radiological images. This study aims to compare the cement volume delivered during VP and KP with the volumes calculated on postoperative radiological images to assess their level of compatibility and reflection for the actual quantity of cement.
METHODS: In a single-center, retrospective observational study, clinical data and radiological images of a total of 49 patients, among whom 28 and 21 underwent VP and KP, respectively, for a total of 67 vertebral levels, were examined. The median age (interquartile range) was 70 (17) years; 39 (79.6%) patients were females and 10 (20.4%) patients were males. Data were analyzed and differences in the volumes were assessed.
RESULTS: For the overall volume, there was no statistically significant difference (One sample t-test, p > 0.05). The KP interventions had a significantly higher mean volume difference when compared to the VP interventions (Two samples t-test, p < 0.01, d = 0.785).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Our results showed consistency in the overall volumes of cement; however, KP interventions had a significantly higher mean volume difference.

4.
Sol Meme ve Lenfatik Işınlamada Üç Farklı Radyoterapi Tekniğinin Klinik Dozimetrik Karşılaştırılması
Clinical Dosimetric Comparison of Three Radiotherapy Techniques for Left-Sided Breast and Lymphatic Irradiation
Elif Eda Özer, Gülşen Pınar Soydemir, Meltem Kırlı, Gülşah Özkan
doi: 10.4274/iksstd.2021.50103  Sayfalar 177 - 183
GİRİŞ ve AMAÇ: Üç farklı tedavi yöntemi arasındaki dozimetrik farklılıkları karşılaştırmayı amaçladık. Sol meme kanseri olan 10 hastada meme tanjensiyel alan ve lenfatik drenaj bölgesi için üç boyutlu konformal radyoterapi (3D-CRT), yoğunluk ayarlı radyoterapi (IMRT) ve hacimsel yoğunluk ayarlı ark tedavisi (VMAT) planlama yöntemleri karşılaştırıldı.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Meme koruyucu cerrahi ve aksiller lenf nodu diseksiyonu geçiren hastalar seçildi. Her hasta için ayrı ayrı 3D-CRT, IMRT ve VMAT planları yapıldı. Hedef hacimlerin ve risk altındaki organın (OAR) dozimetrik parametreleri karşılaştırıldı. Planlanan hedef hacim (PTV) olarak tüm memenin PTV’si ve lenfatik bölgenin PTV’si tanımlandı. Tüm hastalara 2 Gy/fraksiyonda toplam 50 Gy radyoterapi uygulandı.
BULGULAR: Meme PTV'nin %2'sinin aldığı doz IMRT planlamasında en düşüktü (p = 0,001), supraklaviküler bölge için ise VMAT’de en düşüktü (p = 0,001). Aksilla bölgesi için PTV’nin %95 ve %98’i tarafından alınan doz en düşük 3D-CRT’de (sırasıyla; p = 0,002 ve 0,045) bulundu. Kalp, ipsilateral ve kontralateral akciğer ve kontralateral meme için OAR dozları 3D-CRT planlamasında en düşüktü (p < 0,01). IMRT ise en düşük monitör birimlerini gösterdi (p = 0,001).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Her üç planlama yöntemi de meme koruyucu cerrahi sonrası meme ve aksilla radyoterapi endikasyonları olan hastalarda dozimetrik kriterleri karşılar. Her tedavi tekniğinin kendi avantajları ve dezavantajları olmasına rağmen, 3D-CRT, uzun vadeli yan etkiler ve ikincil kanser gelişimi için önemli olan OAR’ler için daha düşük doz sağlayabilir.
INTRODUCTION: We compared the dosimetric differences between three treatment modalities, including three-dimensional conformal radiation therapy (3D-CRT), intensity-modulated radiotherapy (IMRT), and volumetric intensity-modulated arc therapy (VMAT) planning methods, for the breast tangential field and lymphatic draining region following breast radiotherapy in ten patients with left-sided breast carcinoma.
METHODS: For each patient undergoing breast-conserving surgery and dissection of selected axillary lymph nodes, 3D-CRT, IMRT, and VMAT were planned. Dosimetric parameters of target volumes and organs at risk (OAR) were compared. Planned target volume (PTV) was the whole breast and lymphatic region. A total of 50 Gy was administered at the rate of 2 Gy/fraction to all patients.
RESULTS: The dose received by 2% of the PTV for breast radiotherapy was lowest in IMRT planning (p = 0.001); the dose for supraclavicular region was lowest in VMAT (p = 0.001). The dose received by 95% and 98% of the PTV for the axillary region was lowest in 3D-CRT (p = 0.002 and 0.045, respectively). The doses of OAR, including the heart, ipsilateral and contralateral lung, and contralateral breast were lowest in 3D-CRT planning (p < 0.01). IMRT showed the lowest monitor units (p = 0.001).
DISCUSSION AND CONCLUSION: All three planning methods met the dosimetric criteria in patients with breast and axilla radiotherapy indications after breast-conserving surgery. Although each treatment technique has its own advantages and disadvantages, 3D-conformal plans may provide a lower dose coverage for the OAR, which is important for long-term side effects and secondary cancer development.

5.
Karaciğerde Birikmiş Ağır Metal Düzeylerinin Kriptojenik Etiyoloji ile Wilson Hastalığı ve Diğer Etiyolojileri Açısından Farklılığı
Differences of Accumulated Heavy Metal Levels in End-Stage Liver Disease, Wilson’s Disease, and Other Etiologies
Sinan Hatipoğlu, Abuzer Dirican, Mustafa Ateş, Muhammer Özgür Çevik, Önder Yumrutaş, Muhammet Ali Işık, Sezai Yilmaz
doi: 10.4274/iksstd.2021.82712  Sayfalar 184 - 193
GİRİŞ ve AMAÇ: Son evre karaciğer hastalığı (SEKH), karaciğer nakline (KN) yol açan yıkıcı bir klinik durumdur. SEKH’nin etiyolojisinde çeşitli hazırlayıcı faktörler mevcut olup hastaların önemli bir kısmında ise etiyoloji net olarak saptanamamaktadır (kriptojenik). Ağır metallerin karaciğerde birikmesi, SEKH’ye yol açan ancak kapsamlı bir şekilde araştırılmamış bir yatkınlık faktörüdür. Bu çalışmada; nadir görülen kalıtsal hastalıklar, enfeksiyonlar, tümörler ve kriptojenik gibi eşlik eden çeşitli etiyolojiler nedeniyle gelişen SEKH olgularının karaciğer dokusunda biriken ağır metal konsantrasyonları değerlendirildi.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu prospektif çalışmada, elektif ve/veya acil KN uygulanan farklı etiyolojilere sahip SEKH mevcut olan hastaların rezeke edilmiş karaciğerindeki ağır metal konsantrasyonları değerlendirilmektedir. Dokuz adet ağır metalin (Hg, As, Zn, Cr, Pb, Cu, Ni, Mg, Fe) birikim değerleri atomik absorpsiyon spektrofotometresi ile değerlendirildi. Rezeke edilen karaciğerlerin histopatolojileri ve etiyolojileri, tıbbi kayıtlar ve/veya genetik danışma süreçlerinden elde edilen veriler kullanılarak değerlendirildi.
BULGULAR: Erkek/kadın oranı 33/15 idi. Çalışmamızın sonuçları değerlendirildiğinde; kriptojenik etiyolojisi olan hastalar da dahil olmak üzere rezeke edilen karaciğerlerdeki toplam ağır metal seviyeleri açısından istatistiksel anlamlılık görülmedi (p > 0,05). Bununla birlikte, Wilson hastalığı olan dört hastanın kurutulmuş karaciğer dokusunda bakır seviyeleri 250 uq/g üstündeydi. Rezeke karaciğerlerin histopatolojik incelemelerinde; dört hastada (%8) Wilson hastalığı, bir hastada tirozinemi (%2), on beş hastada kriptojenik etiyolojiye (%31), yirmidört hastada viral enfeksiyon (20’sinde hepatit B virüs enfeksiyonu, birinde hepatit C virüsü enfeksiyonu, 3’ünde aynı anda birden fazla viral enfeksiyon), 1’inde metastatik tümör, birinde tanımlanamayan otoimmün hastalık ve bir hastada ise polikistik karaciğer hastalığı vardı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: SEKH olgularının karaciğerlerinde biriken toplam ağır metal seviyeleri, Wilson hastalığı için bakır seviyeleri dışında ayırıcı bir tanı aracı olarak görünmemektedir. Karaciğerdeki ağır metallerin hem standart hem de hastalık durumlarında ağır metal konsantrasyonlarının farklı rollerini açıklığa kavuşturmak için daha fazla deneysel araştırmaya ihtiyaç vardır.
INTRODUCTION: End-stage liver disease (ESLD) is a devastating condition, which leads to liver transplantation (LT). There are various proposed predisposing factors for ESLD. A significant proportion of ESLDs is of undetectable (cryptogenic) origin. Accumulation of heavy metals is a proposed but not thoroughly researched predisposing factor for ESLD. In this study, we measured the concentration of accumulated heavy metals in the explanted liver tissue of ESLD patients. Apart from various accompanying etiologies, such as rare hereditary diseases, infections, and tumors were also evaluated.
METHODS: This prospective study aimed to evaluate the concentrations of heavy metals in the explanted liver of consecutive patients with ESLD and different etiologies who underwent elective and/or emergency LT. Bioaccumulation of nine heavy metals (Hg, As, Zn, Cr, Pb, Cu, Ni, Mg, and Fe) was evaluated by atomic absorption spectrophotometer in the explanted liver tissue of ESLD patients. Also, histopathologies of explanted livers and etiologies of patients were evaluated using data from histopathological techniques, medical records, or genetic counseling processes.
RESULTS: The male/female ratio was 33: 15. The results of our study showed no statistical significance in terms of total heavy metal levels in the explanted livers (p > 0.05), including patients with cryptogenic etiology. However, four patients with Wilson’s disease had copper levels of 250 uq/g dried liver tissue. Histopathological examinations of explanted livers revealed that four (8%) patients had Wilson’s disease, one (2%) patient had tyrosinemia, 15 (31%) patients had unknown/undetectable (cryptogenic) etiology, 24 patients had viral infections (20 had hepatitis B virus infection, one had hepatitis C virus infection, three had multiple viral infections at once), one patient had a metastatic tumor, one patient had an unidentified autoimmune disease, and one patient had polycystic liver disease.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Accumulated total heavy metal levels in explanted livers of ESLD patients do not appear to be a differential diagnosis tool, except the copper levels for Wilson’s disease. More research is needed to further elucidate the different roles of heavy metal concentrations in both normal and disease states of heavy metals in the liver.

6.
Biobenzer Rituksimab (Redditux®) İçeren R-CHOP Kemoterapisinin Yeni Tanı Diffüz Büyük B-hücreli Lenfoma Hastalarında Sonuçları: Türkiye’den Tek Merkez Gerçek Yaşam Verileri İlk Ön Sonuçları
R-CHOP Chemotherapy with a Rituximab Biosimilar (Redditux®) for Patients with de novo Diffuse Large B-cell Lymphoma: First Preliminary Results of a RealLife Single-Center Experience from Turkey
Murat Özbalak, Metban Mastanzade, Özden Özlük, Tarık Onur Tiryaki, Ezgi Pınar Özbalak, İpek Yonal-Hindilerden, Ali Yılmaz Altay, Gülçin Yeğen, Mustafa Nuri Yenerel, Meliha Nalçaci, Sevgi Kalayoğlu Beşışık
doi: 10.4274/iksstd.2021.35761  Sayfalar 194 - 198
GİRİŞ ve AMAÇ: Kimerik anti-CD20 insan immünoglobulin G1 monoklonal antikoru rituksimabın kullanıma girmesiyle B-hücreli lenfoproliferatif hastalıklarda yanıt oranları anlamlı derecede artmıştır. Biyobenzerler, Kabul edilmiş biyolojik moleküllere güvenirlik, saflık ve etki açısından yüksek oranda benzerlik gösteren biyolojik ürünlerdir. Biyobenzer Redditux® (RED), Mart 2018’de Türkiye’de, MabThera® (MBT) kullanılan tüm endikasyonlar için kullanım onayı aldı. Kurumumuzda, Şubat 2019’dan beri hematolojik hastalıklarda biyobenzer RED kullanıma girmiştir. Geriye dönük çalışmamızın amacı, yeni tanı DBBHL olgularında RED’in etkinliğini ve güvenirliğini değerlendirmektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: DBBHL tanısı almış tüm hastalarda (n = 54) Dünya Sağlık Örgütü tanı kriterleri kullanılmış ve İstanbul Üniversitesi, İstanbul Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Kliniği, Hematoloji Bölümü'nde, Şubat 2019 ile Şubat 2020 arasında tanı ve tedavi almışlardır.
BULGULAR: Median yaş 59 (aralık: 17-79) olup olgularımızın %57’si erkektir. Ortalama takip süremiz 10 aydır (aralık: 4-15 ay). Tedavi protokolü sonunda genel yanıt oranı %86 olup, 37 hastada tam yanıt ve 8 hastada kısmi yanıt elde edilmiştir. Evre 2-4 olgularda genel yanıt oranı benzerdir (%86). On iki aylık genel sağkalım %76,8 [%95 güven aralığı (GA): 0,54 - 0,89] ve progresyonsuz sağkalım %78,5 (%95 GA: 0,59 - 0,89) olarak tespit edilmiştir. Yan etkiler olguların %53’ünde tespit edilmiştir (n=29). En sık yan etki derece 2 infüzyon reaksiyonlarıdır. İlacın kesilmesini gerektiren herhangi bir ciddi yan etki gözlenmemiştir. Üç hasta merkezi sinir sistemi hastalığına, 2 hasta ilerleyici hastalığa ve 2 hasta tespit edilemeyen nedenlerle olmak üzere toplam 7 hasta kaybedilmiştir.

TARTIŞMA ve SONUÇ: MBT’nin ilk orjinal makalesi ile karşılaştırdığımızda, evre 2-4 olgularda yanıt oranımız biraz düşük (%69 vs %75) olmakla birlikte genel yanıt oranlarımız (%86 vs %82) benzerdir. Geniş prospektif kontrollü çalışmalara ve uzun takip süreli daha fazla gerçek yaşam verisine, RED’nin MBT’ye benzer etki ve güvenirliği olduğunu gösterebilmek için ihtiyaç vardır.
INTRODUCTION: The introduction of rituximab significantly improved the response rates of patients with diffuse large B-cell lymphoma (DLBCL). The rituximab biosimilar Redditux® (RED) was approved in Turkey for all indications of the reference molecule MabThera® (MBT) in March 2018. The aim of this retrospective analysis was to evaluate the efficacy and safety of RED in de novo DLBCL.
METHODS: All patients diagnosed with DLBCL (n = 54) according to the World Health Organization criteria and followed up at the Hematology Division of İstanbul University, İstanbul Medical Faculty, from February 2019 to February 2020 were included in our analysis
RESULTS: Median age of the patients was 59 years (range: 17-79) and 57% of the patients were males. Median follow-up time was 10 months (range: 4-15). The overall response rate at the end of the treatment protocol was 86%, with 37 complete responses and 8 partial responses. The 12-month estimated overall survival was 76.8% [95% confidence interval (CI): 0.54-0.89] and the progression free survival was 78.5% (95% CI: 0.59 - 0.89). Adverse events were reported in 53% (n = 29) of the patients. The most common adverse event was grade 2 infusion reactions. There was no serious adverse event that instigated the cessation of the drug. Seven patients died during the follow-up due to central nervous system disease (n = 3), progressive disease (n = 2), and unknown causes (n = 2).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Compared to the initial historical trial of MBT, the complete response in stage 2, 3, and 4 patients seem to be slightly lower (69% vs. 75%), although the overall response rates are quite similar (86% vs. 82%). However, large prospective controlled studies and more real-life data with longer follow-up are needed to document the non-inferiority and safety of RED compared to MBT.

7.
Acil Serviste Uygulanan Tüp Torakostomi Girişimlerinin Değerlendirilmesi
Evaluation of Tube Thoracostomy Interventions Applied in the Emergency Department
Hüseyin Ergenç, Banu Karakuş Yılmaz
doi: 10.4274/iksstd.2021.44265  Sayfalar 199 - 206
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmada, acil tıp kliniğinde tüp torakostomi uygulanan hastalarda demografik ve klinik özelikler ile komplikasyonların incelenmesi
amaçlandı.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Retrospektif olarak yapılan bu çalışmaya Sağlık Bilimleri Üniversitesi Şişli Hamidiye Etfal Eğitim ve Araştırma Hastanesi Acil Tıp Kliniği’nde 2 yıllık süreçte acil tıp hekimleri tarafından tüp torakostomi uygulandığı tespit edilen 263 hasta dahil edildi. Tüp torakostomi uygulanmış hastaların demografik özellikleri, tüp torakostomi uygulanma tanıları, oluş mekanizmaları, morbidite ve komplikasyonlar incelendi.
BULGULAR: Çalışmaya dahil edilen hastaların yaş ortalaması 35,89 ± 17,47 olup hastaların 224’ü (%85,2) erkek, 39’u (%14,8) kadın idi. Acil serviste tüp torakostomi uygulama endikasyonları olarak 174 hastada pnömotoraks, 74 hastada hemopnömotoraks, 10 hastada hemotoraks ve 5 hastada ampiyem/efüzyon mevcut idi. Tüp torakostomi uygulanan hastalarda endikasyonları ortaya çıkaran etyolojik mekanizmalar incelendiğinde; 152 hastada (%58) non-travmatik, 111 hastada (%42) travmatik nedenler saptandı. Ek olarak, non-travmatik nedenler olarak sıklık sırasına göre 134 hastada spontan pnömotoraks, 12 hastada iyatrojenik ve 5 hastada komorbit ve enfeksiyonlara sekonder gelişen ampiyem/efüzyon mevcut idi. Tüp torakostomiye bağlı yalnızca 8 hastada (%3) komplikasyon geliştiği saptandı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Acil serviste tüp torakostomi uygulama endikasyonları en sık pnömotoraks nedeniyle olup etiyolojide non-travmatik nedenler başı çekmektedir. Ayrıca, tüp torakostomi girişimlerinin acil tıp hekimleri tarafından uygulanmasının komplikasyon arttırıcı bir faktör olmadığı ve işlemin komplikasyon oranının %3 gibi öngörülebilir düzeyde olduğu bulunmuştur.
INTRODUCTION: This study examined the demographic and clinical characteristics and complications of patients undergoing tube thoracostomy (TT) in the
emergency department (ED).
METHODS: This retrospective study included a total of 263 patients who underwent TT performed by emergency physicians within a 2-year study period in the ED of University of Health Sciences Turkey Şişli Hamidiye Etfal Training and Research Hospital. Demographic characteristics of the patients who underwent TT, diagnosis on which the indication for TT was based, mechanisms responsible, morbidities, and complications observed were examined.
RESULTS: The mean age of the patients included in the study was 35.89 ± 17.47 years and 224 (85.2%) patients were male, while 39 (14.8%) patients were female. Indications for TT in the ED were pneumothorax in 174 patients, hemopneumothorax in 74 patients, hemothorax in 10 patients, and empyema/effusion in 5 patients. TT was performed due to non-traumatic causes in 152 (58%) patients and traumatic causes in 111 (42%) patients. The non-traumatic causes were spontaneous pneumothorax in 134 patients, iatrogenic in 12 patients, and empyema/effusion secondary to comorbidities and infections in 5 patients. Complications due to TT occurred in only eight (3%) patients.
DISCUSSION AND CONCLUSION: The most common indication for TT in the ED was pneumothorax, whereas the main etiology was non-traumatic causes. The application of TT procedures by emergency physicians did not increase the rate of complications since a complication rate of 3% was associated with the procedure.

8.
Wilms Tümörü: Tek Merkezin 32 Yıllık Deneyimleri ile Güncel Literatürün Gözden Geçirilmesi
Wilms Tumor: Review of the Current Literature with 32 Years of Experience of a Single Center
Seyithan Özaydın, Birgül Karaaslan
doi: 10.4274/iksstd.2021.81557  Sayfalar 207 - 212
GİRİŞ ve AMAÇ: Wilms tümörü (WT) çocukluk çağının en sık renal tümörü olup genellikle 2-4 yaş arasında görülmektedir. Asıl tedavisi cerrahi olan WT olgularında sağ kalım oranı metastatik olmayanlarda %90, metastatik olanlarda %75 olarak bildirilmektedir. Çalışmada, tek merkezin 32 yıllık WT deneyimlerinin sunulması ile güncel literatürün gözden geçirilmesi amaçlandı.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Ocak 1988 - Aralık 2019 arasında çocuk cerrahisi kliniğimizde WT nedeniyle ameliyat edilen 70 olgunun dosyaları geri dönük olarak incelendi.
BULGULAR: Yetmiş olgunun 62’si tek, 8’i çift taraflı idi. Tek taraflı olguların 33’ü (%53,2) kız, 29’u (%46,7) erkek, çift taraflı olguların 5’i (%62,5) kız, 3’ü (%37,5) erkek idi. Tek taraflı olgularda ortalama yaş 33.6 ay (8-62), çift taraflı olgularda 25.4 ay (12-54) olarak belirlendi. Bir olguda WAGR Sendromu, bir olguda at nalı böbrek saptandı. Olguların 5’i Evre 1, 22’si Evre 2, 19’u Evre 3, 16’sı Evre 4 ve 8’i Evre 5 idi. En sık metastaz %56 (n = 9/16) oranında akciğerde saptandı. Cerrahi olarak tek taraflı olgulara nefroüreterektomi, çift taraflı olgulara nefron koruyucu cerrahi uygulandı. Olguların 12’sinde (%17,1) histopatolojik olarak anaplazi belirlenirken 10 (%14,2) olguda nüks saptandı. 1 olgu peroperatif, 13 olgu ise takipte kaybedildi. Kaybedilenlerin 8’i (%61,5) anaplazi içeren unfavorable histopatolojide idi. Serimizde sağ kalım oranı, favorable olgularda %91, unfavorable olgularda ise %33 olarak belirlendi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: WT tedavisinde gelecekteki çabalar, bizim serimizde olduğu gibi özellikle yüksek riskli olgularda iyileşmeyi artırmak, kemoterapi toksisitesini azaltmak ve tedavide yeniliklere katkı sağlamak amacıyla ulusal ve uluslararası entegrasyonlu veri tarama indeksleri oluşturmak olmalıdır.
INTRODUCTION: Wilms Tumor (WT) is the most common renal tumor of childhood, usually seen between the ages of 2-4 years. The survival rate is reported as 90% in non-metastatic cases and 75% in metastatic cases. In the study, it was aimed to review the current literature by presenting 32 years of WT experiences of a single center.
METHODS: The files of 70 patients who underwent WT surgery in our Pediatric Surgery clinic between January 1988 and December 2019 were retrospectively reviewed.
RESULTS: Sixty-two of the 70 cases were unilateral and 8 were bilateral. 33 (53.2%) of unilateral cases were female, 29 (46.7%) of them were male, 5 (62.5%) of bilateral cases were female and 3 (37.5%) of them were male. The mean age was determined as 33.6 months (8-62) in unilateral cases and 25.4 months (12-54) in bilateral cases. WAGR Syndrome was found in one case. 5 of the cases were Stage I, 22 were Stage II, 19 were Stage III, 16 were Stage IV and 8 were Stage V. The most common metastasis was detected in the lung at the rate of 56% (n=9/16). While anaplasia was judged histopathologically in 12 (17.1%) of the cases, recurrence was detected in 10 (14.2%) cases. One case died peroperatively and 13 patients died during follow-up. 8 (61.5%) of those who were lost were undesirable in histopathology including anaplasia. The survival rate in our series was determined as 91% in positive cases and 33% in unfavorable cases.

DISCUSSION AND CONCLUSION: Future efforts in the treatment of WT should be to create national and international integrated data screening indexes in order to increase
recovery, reduce chemotherapy toxicity and contribute to innovations in treatment, especially in high-risk cases, as in our series.

9.
Spontan Rektus Kılıf Hematomları: İlaç Rejimlerinin Karşılaştırılması ve Kan Transfüzyonu ve Müdahalesi için Etkili Faktörlerin Analizi
A Comparison of Drug Regimens and Analysis of Effective Factors for Blood Transfusion and Intervention in Spontaneous Rectus Sheath Hematomas
Ahmet Sürek, Mehmet Abdussamet Bozkurt, Burak Altunpak, Turgut Dönmez, Eyüp Gemici, Sina Ferahman, Hüsnü Aydın, Ali Kocataş, Mehmet Karabulut
doi: 10.4274/iksstd.2021.22043  Sayfalar 213 - 221
GİRİŞ ve AMAÇ: Rektus kılıfı hematomları (RKH) sıklıkla komorbiditesi yüksek yaşlı hastalarda görülmektedir. Antikoagülan kullanımı, hastalık için en yaygın risk faktörüdür. Bu çalışma, rektus kılıf hematomunda ilaç rejimlerinin etkisini belirlemeyi ve kan transfüzyonu ve müdahale için risk faktörlerini analiz etmeyi amaçlamaktadır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Ocak 2015 ile Mart 2020 arasında rektus kılıf hematomu nedeniyle tedavi edilen 46 hastanın dosyası geriye dönük olarak incelendi. Hastaların demografik verileri, ilaç kullanımı, bilgisayarlı tomografi (BT) bulguları, klinik seyirleri, morbidite ve mortalite oranları kaydedildi. Veriler hastaların kullandıkları ilaç rejimleri arasında karşılaştırıldı ve kan transfüzyonu ve müdahale için risk faktörleri belirlendi.
BULGULAR: Ortalama eritrosit transfüzyonu (3,61 U), eritrosit transfüzyonu yapılan hasta sayısı (%77), ortalama hematom boyutu (10,07 cm) ve hastanede kalış süresi (7,53 gün) Grup 1’de daha yüksekti (sırasıyla; p = 0,002, p = 0,011, p = 0,016, p = 0,004). Kan transfüzyonu ve cerrahi veya girişimsel embolizasyon için etkili olan ortak risk faktörleri, düşük hemoglobin seviyeleri, BT anjiyografide kontrast ekstravazasyonu ve tip 3 hematom ve uzun hastanede kalışı olarak bulunmuştur.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Rektus kılıfı hematomları genellikle konservatif olarak tedavi edilir. Kan transfüzyonu, vasküler embolizasyon ve/veya cerrahi tedavi gerekebilir. Sadece asetilsalisilik asit kullanımı, düşük hemoglobin seviyeleri, uzun hastanede kalış, BT’de kontrast ekstravazasyon ve tip 3 hematom daha fazla kan transfüzyonu ve müdahalesi ile ilişkilendirildi.
INTRODUCTION: Rectus sheath hematomas (RSH) are mostly observed in older patients with a high number of comorbidities. The use of anticoagulants is the most common risk factor for the disease. Our study aimed to determine the effect of the drug regimens and analyze the risk factors for blood transfusion and intervention in cases of RSH.
METHODS: The records of 46 patients who had been treated for RSH between January 2015 and March 2020 were analyzed retrospectively. The demographic data, drug usage, tomography findings, clinical courses, and morbidity and mortality rates of the patients were recorded. The findings were compared according to the drug regimens, and the risk factors for blood transfusion and intervention were determined.
RESULTS: The mean erythrocyte transfusion (3.61 U), number of patients who underwent erythrocyte transfusion (77%), mean hematoma size (10.07 cm), and length of hospital stay (7.53 days) were higher in Group 1 (only using acetylsalicylic acid) patients (p = 0.002, p = 0.011, p = 0.016, and p = 0.004, respectively). The common risk factors for blood transfusion and intervention, however, were low hemoglobin levels, contrast extravasation and type-3 hematoma on computed tomography (CT), and long hospital stay.
DISCUSSION AND CONCLUSION: RSH are usually treated conservatively. Blood transfusion, vascular embolization, and/or surgical treatment may be required. Only acetylsalicylic acid use, low hemoglobin levels, long hospital stay, and contrast extravasation, and type 3 hematoma on CT were associated with more blood transfusion and intervention.

10.
Nadir Bir Olgu Serisi: Tek Merkezin 32 Yıllık Doğumsal Lomber Herni Deneyimleri
A Rare Case Series: 32 Years of Congenital Lumbar Hernia Experiences of a Single Center
Seyithan Özaydın, Cemile Beşik
doi: 10.4274/iksstd.2021.81488  Sayfalar 222 - 226
GİRİŞ ve AMAÇ: Doğumsal lomber herni (DLH) nadir görülen ve birçok anomalinin de eşlik edebildiği bir patolojidir. Olası komplikasyon riski ve ileri yaşta yama takviyesi gerektirmesinden dolayı erken cerrahi önerilmektedir. Çalışmada nadir bir seri olan klinik deneyimlerimizin sunulması amaçlandı.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Kliniğimizde 1988-2020 arasında opere edilen DLH olgularının dosyaları geriye dönük incelendi. Olgular demografik özellikleri, tetkikleri, ek anomali, ameliyat notları ile takip süreçleri açısından irdelendi.
BULGULAR: Dokuz olgunun 8’i bir yaş altı, 1’i üç yaşında idi. Olguların 6’sı (%66,6) kız, 3’ü (%33,3) erkek olup tümü tek taraflı idi. Herni 3 olguda (%33,3) sağda, 6’sında (%66,6) solda idi. Lumbo-kosto-vertebral sendrom içinde değerlendirilen 4 olguda skolyoz ve kosta eksikliği ile bir olguda hemivertebra saptandı. Bu olguların birinde renal agenezi, ikisinde ise ektopik böbrek mevcuttu. Olguların tümü üst lomber üçgenden kaynaklı Grynfeltt-Lesshaft tipinde olup kese içinde bir olguda retroperitoneal yağ, bir olguda böbrek, üç olguda kolon, bir olguda dalak bulunmaktaydı. Strangülasyon bulgusu olmayan olgularımızda defekt genişliği 3-6 cm arasında olup; tümü yama takviyesi konulmadan primer olarak kapatılabildi. Olguların hiçbirinde komplikasyon gelişmedi, nüks ile karşılaşılmadı.

TARTIŞMA ve SONUÇ: DLH olgularının tanı konulduktan sonra gerekli konsültasyonları yapılarak en kısa sürede ameliyat edilmesi hem komplikasyon gelişimini önlemekte hem de primer kapatılabilmesini sağlamaktadır.
INTRODUCTION: Congenital lumbar hernia (CLH) is a rare pathology accompanied by many anomalies. Early surgery is recommended due to the risk of possible complications and the need for patch reinforcement at an advanced age. The aim of the study was to present our clinical experience, which is a rare series.

METHODS: The files of CLH cases operated in our clinic between 1988 and 2020 were retrospectively analyzed. The cases were examined in terms of their demographic characteristics, examinations, additional anomalies, surgery notes, and follow-up processes.
RESULTS: Eight of the nine patients were under one year old, and one was three years old. 6 (66.6%) of the cases were female, 3 (33.3%) were male and all were unilateral. The hernia was on the right in 3 cases (33.3%) and on the left in 6 cases (66.6%). Scoliosis and rib deficiency were detected in 4 cases evaluated as lumbo-costo-vertebral syndrome, and hemivertebra in one case. One of these patients had renal agenesis and two had ectopic kidneys. All of the cases were of the Grynfeltt-Lesshaft type originating from the upper lumbar triangle, and there was retroperitoneal fat in the sac in one case, kidney in one case, colon in three cases, and spleen in one case. In our cases without strangulation findings, the defect width was between 3 and 6cm; all could be closed primarily without patch reinforcement. None of the patients developed complications or recurrence.

DISCUSSION AND CONCLUSION: Operation of CLH cases as soon as possible after the diagnosis by making the necessary consultations prevents the development of complications and provides primary closure.

11.
Koronavirüs Hastalığı-2019 ile Enfekte Olduktan Sonra Yeni Tanı Diabetes Mellitus Saptanan Hastalarda Klinik Bulgular ve Glisemik Parametrelerin Değerlendirilmesi
Evaluation of the Clinical Findings and Glycemic Parameters in Patients Newly Diagnosed with Diabetes Mellitus after Being Infected with Coronavirus Disease-2019
İskender Ekinci, Gülden Anataca, Mitat Büyükkaba, Ahmet Çınar, Hanise Özkan, İrem Kıraç Utku, Murat Akarsu, Abdulbaki Kumbasar, Ömür Tabak
doi: 10.4274/iksstd.2021.72677  Sayfalar 227 - 235
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmanın amacı koronavirüs hastalığı-2019 (COVID-19) enfeksiyonunu geçirdikten sonra yeni diabetes mellitus (DM) tanısı konulan hastaların klinik bulgular ve glisemik parametreler açısından analiz edilmesi ve tip 2 DM hastaları ile kıyaslanmasıdır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu retrospektif olgu-kontrol çalışmasına post covid DM hastaları (PCDM) ile COVID-19 geçirmemiş olup yeni tip 2 DM tanısı konulan hastalar dahil edilmiştir.
BULGULAR: Çalışmaya PCDM tanısı konulan 58 ve tip 2 DM tanısı konulan 57 hasta dahil edildi. Katılımcıların 73’ü erkek olup yaş ortalaması 49,1 ± 12 yıl idi. İki grup yaş, cinsiyet dağılımı, sigara içiciliği, ailede DM öyküsü sıklığı ve beden kitle indeksi ortalaması açısından benzerdi (p > 0,05). Tip 2 DM hastalarında ağız kuruluğu, poliüri, polidipsi ve kilo kaybı daha sık iken; PCDM hastalarında halsizlik daha sıktı (p < 0,05). PCDM hasta grubunda serum kreatinin düzeyi tip 2 DM hasta grubundan daha yüksek olup (p < 0,05); glikozile hemoglobin A1c, c-peptit, alanin transaminaz, aspartat transaminaz, lipid düzeyleri ve spot idrarda mikroalbumin/kreatinin oranı iki grup arasında benzerdi (p > 0,05). Mikrovasküler komplikasyonlardan biri olan nöropati tip 2 DM hasta grubunda daha sık idi (p < 0,05). Tanı anında diyabetik ketoasidoz bulunma sıklığı iki grup arasında benzerdi (p > 0,05).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Bu çalışmada PCDM hastalarının tip 2 DM hastalarından farklı semptom ve bulgularla prezente olduğu ama metabolik parametreler açısından tip 2 DM hastaları ile çok benzer olduğu görülmüştür
INTRODUCTION: The aim of this study was to analyze patients newly diagnosed with diabetes mellitus (DM) after coronavirus disease-2019 (COVID-19) infection and compare them with type 2 DM patients in terms of clinical findings and glycemic parameters.
METHODS: This retrospective case-control study was conducted with patients with post-covid DM (PCDM) and newly diagnosed type 2 DM
RESULTS: Fifty eight patients with PCDM and 57 patients with type 2 DM were included in the study. While 73 of the subjects were male, the mean age of the all subjects was 49.1 ± 12 years. The two groups were similar in terms of age, gender distribution, frequency of smoking and family history of DM, and mean body mass index (p > 0.05). Dry mouth, polyuria, polydipsia, and weight loss were more common in patients with type 2 DM, whereas fatigue was more common in patients with PCDM (p < 0.05). Serum creatinine levels were higher in patients with PCDM than in those with type 2 DM (p < 0.05), whereas glycosylated hemoglobin A1c, C-peptide, alanine transaminase, aspartate transaminase, lipid levels and microalbumin/creatinine ratio in spot urine were not different between the two groups (p > 0.05). One of the microvascular complications, neuropathy, was more common in patients with type 2 DM (p < 0.05). The frequency occurrence of diabetic ketoacidosis at the time of diagnosis of DM was similar in the groups (p > 0.05).
DISCUSSION AND CONCLUSION: In this study, PCDM patients were found to be different from type 2 DM in terms of symptoms and signs, but very similar to type 2 DM patients in terms of metabolic parameters.

12.
Sağlık Bilimleri Üniversitesi Kanuni Sultan Süleyman Eğitim ve Araştırma Hastanesi, Kolonoskopik Polipektomi Sonuçlarının Retrospektif Analizi
Retrospective Analysis of Colonoscopic Polypectomy Results at University of Health Sciences Turkey Kanuni Sultan Süleyman Training and Research Hospital
Aysun Temel İncebacak, Kader Irak, Ömür Tabak, Abdulbaki Kumbasar
doi: 10.4274/iksstd.15046  Sayfalar 236 - 240
GİRİŞ ve AMAÇ: Kolorektal polipler gastrointestinal sistemde mukoza ve submukozadan köken alan ve barsak lümeni içine uzanan doku kütlesidir. Poliplerin kanserleşme riski olduğundan tespit edilen polip kolonoskopiyle çıkarılarak histopatolojik incelenmelidir. Çalışmamızda kolonoskopi ile tespit edilen ve çıkarılan poliplerin sıklığı, boyutu, lokalizasyonu ve histopatolojik olarak özelliklerini değerlendirmeyi amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Sağlık Bilimler Üniversitesi Kanuni Sultan Süleyman Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde 2013 - 2015 yılları arasında Gastroenteroloji Endoskopi Ünitesi'nde yapılan 2.267 kolonoskopi raporu retrospektif olarak incelendi. Hastalar polip görülme oranı, erkek - kadın oranı, yaş ortalaması, polip yerleşim yeri ve polip cinsine göre analiz edildi.
BULGULAR: Ünitemizde çalışmaya alınan kolonoskopi yapılmış olan 2.267 hastanın, 302’sinde (%13,3) polip saptandı. Olguların 173’ü (%57,3) rektosigmoid, 67’si (%22,7) inen kolon, 47’si (%15,6) transvers kolon, 35’i (%11,6) çıkan kolonda ve 13’ü (%4,3) çekumda polip vardır. Poliplerin 168’i (%55,6) adenom, 120’si (%39,7) tubuler adenom, 41!i (%13,6) tubulovillöz adenom, 7’si (%2,3) villöz adenom, 30’u (%7) enflamatuvar polip, 10’ü (%3,3) mukozal, 3’ü (%1) serrated, 2’si (%0,7) lipomdur. Olguların 52’si (%17,2) adenokarsinom, 71’i (%23,5) hiperplastik polip olarak belirlenmiştir. Boyutlarına göre poliplerin 227’si (%75,2) 1 cm altında, 75’i (%24,8) 1 cm üzerinde idi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışmamızda polip prevalansı literatürle uyumlu olarak bulunması yanısıra displazi ve adenokarsinom oranının yüksek olması kolonoskopi ile taramanın ve patolojik takiplerinin önemli olduğu sonucunu ortaya çıkmıştır.
INTRODUCTION: Colorectal polyps are tissue masses originating from the mucosa and submucosa in the gastrointestinal system and extending into the intestinal lumen. Since polyps have a risk of cancer, the detected polyp should be removed by colonoscopy and examined histopathologically. In our study, we evaluated polyps that were removed colonoscopically and underwent histopathological examination.
METHODS: 2,267 colonoscopy reports made in the Gastroenterology Endoscopy Unit at University of Health Sciences Turkey Kanuni Sultan Süleyman Training and Research Hospital between 2013 - 2015 were retrospectively analyzed. Patients were analyzed according to polyp incidence, male-female ratio, average age, polyp location and polyp type.
RESULTS: Colonoscopy was performed on 2,267 patients for various reasons, and polyps were found in 302 (13.3%). One hundred seventy three (57.3%) of the cases were rectosigmoid, 67 (22.7%) descending colon, 47 (15.6%) transverse colon, 35 (11.6%) ascending colon and 13 (4.3%) polyps were seen in the cecum. 168 (55.6%) adenoma, 120 (39.7%) tubular adenoma, 41 (13.6%) tubulovillous adenoma, 7 (2.3%) villous adenoma, 30 (7%) inflammatory polyps, 10 (3.3%) were mucosal, 3 (1%) were serrated, 2 (0.7%) were lipomas. 52 (17.2%) of the cases were determined as adenocarcinoma and 71 (23.5%) as hyperplastic polyps. According to their size, 227 (75.2%) of the polyps were below 1 cm and 75 (24.8%) were over 1 cm.
DISCUSSION AND CONCLUSION: The results in our study were found to be compatible with the literature. Since it is impossible to determine the risk endoscopically, all polyps detected during endoscopy should be removed or coagulated and followed.

13.
İntraabdominal Özofagus Uzunluğu Ölçümü ile Çocukluk Çağı Kostik Özofagus Darlıklarında Gastroözofageal Reflü Öngörülebilir mi?
Can Intraabdominal Esophageal Length Measurement Predict Gastroesophageal Reflux in Childhood Caustic Esophageal Strictures?
Hasan Demirkan, Tugrul Tiryaki
doi: 10.4274/iksstd.2021.33154  Sayfalar 241 - 245
GİRİŞ ve AMAÇ: Gelişmekte olan ülkelerde, çocukluk yaş grubunda kostik sebepli özofagus yanığı önemli bir sağlık sorunu olmaya devam etmektedir. Bu çalışmada kostik özofagus darlığı olan çocuklarda intraabdominal özofagus segmenti (İÖS) kısalması ile gastroözofageal reflü hastalığı (GÖRH) arasındaki ilişkiyi prospektif olarak araştırmayı amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Ocak - 2012 ve Ocak - 2013 tarihleri arasında bir çocuk cerrahi merkezinde kostik madde alımı açısından takip edilen 16 çocuk çalışmaya dâhil edildi. Hastaneye başvuru sırasında tüm hastalara özofagus yanığı derecelendirmesi açısından özofagoskopi yapıldı. İÖS uzunluğu, başvuruda ve kostik alımın 3. ayında ultrasonografi (USG) ile ölçüldü. Özofagus darlığı 3. haftada özefagus-mide-duodenumgrafisi ile araştırıldı. GÖRH için kostik madde alımının 3. ayında 24 saatlik pH monitorizasyonu yapıldı.
BULGULAR: Çalışma grubunda 9 (%56) hasta erkekti. Ortalama yaş 5,06 ± 4,95 yıldı. Üç (%19) hastada grade 1, 4 (%25) hastada grade-2a ve 9 (%56) hastada grade 2b kostik özofagus yanığı tespit edildi. Grade 2b yanığı olan 3 hastanın özofagoskopisinde özofagus darlığı saptandı ve bu hastaların 3. ayda İÖS boylarının kısaldığı saptandı. Yirmi dört saatlik pH takibinde 2 hastada GÖRH tespit edildi. Birinde grade 1, diğerinde grade 2b yanık vardı. İÖS boyunun kısalması ile GÖRH arasında anlamlı bir ilişki bulunmadı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Kostik özofagus darlığının varlığı GÖRH için bir risk faktörüdür. Bu hastalarda USG ile İÖS boyunun kısalmasının araştırılması GÖRH’nin öngörülmesinde yardımcı olabilir. Bu sayede erken teşhis ve tedavi ile kostik yanıkların kısa ve uzun vadeli komplikasyonlarının önüne geçilebilir.
INTRODUCTION: In childhood age group, caustic esophageal burn remains an important health issue in developing countries. We aimed to prospectively investigate the relationship between the intraabdominal esophageal segment (IES) shortening and gastroesophageal reflux disease (GERD) in children with caustic esophageal stenosis.
METHODS: Between January - 2012 and January - 2013, 16 children were followed up in a pediatric surgery center in Turkey for caustic substance intake. At the admission to hospital, all patients were evaluated for esophageal burn grading by esophagoscopy. The IES length was demonstrated by ultrasonography (USG) at the admission and 3rd month of ingestion. Esophageal stricture was explored at the 3rd week by esophagus-stomach-duodenum radiography. 24-hour-pH monitoring was performed at the 3rd month of intake for GERD.
RESULTS: Nine (56%) patients of the study group were male. Mean age was 5.06 ± 4.95 years. Grade 1 caustic esophageal burn was detected in 3 (19%) patients, grade 2a in 4 (25%) patients and grade 2b in 9 (56%) patients. Esophageal stricture was detected during the esophagoscopy of 3 patients with grade-2b burns, and the IES length of them was found to be shortened in the 3rd month. GERD was detected in 2 patients in 24-hour-pH monitoring. One of them had grade 1 and the other had grade-2b burn. There was no significant relationship between IES length shortening and GERD.
DISCUSSION AND CONCLUSION: The presence of caustic esophageal stricture is a risk factor for GERD. In these patients, exploring shortening of the IES length with USG might be helpful for prediction of GERD. By this way, short and long-term complications of caustic burns can be avoided by early diagnosis and treatment.

14.
Tıp Fakültesi Öğrencileri Arasında Sakroiliyak Eklem Disfonksiyonu Sıklığının ve İlişkili Klinik Parametrelerin Değerlendirilmesi: Kesitsel Araştırma
The Prevalence of Sacroiliac Joint Dysfunction Among Medical Students and Evaluation of Relevant Clinic Parameters: A Cross-Sectional Study
Ahmet Kıvanç Menekşeoğlu, Tuğba Şahbaz
doi: 10.4274/iksstd.2021.02259  Sayfalar 246 - 251
GİRİŞ ve AMAÇ: Sakroiliyak eklem (SİE) disfonksiyonu (SİED) bel ağrısına neden olsa da sağlıklı popülasyondaki prevalansını ve özelliklerini belirleyen çalışmalar sınırlıdır. Bu çalışmanın amacı tıp fakültesi öğrencilerinde SİED’nin prevalansını ve ilişkili klinik parametreleri değerlendirmektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya 230 katılımcı dahil edildi. Katılımcılar SİED’ye yönelik testlerle değerlendirildi. Katılımcıların bel ağrısı vizüel analog skala ile hipermobilite varlığı Beighton kriterleri ile bel ağrısına bağlı engellilikleri ise Oswestry bel ağrısı engellilik indeksi ile değerlendirildi.
BULGULAR: Çalışmaya katılan 230 kişinin yaş ortalaması 21,2 ± 2,1 (minimum = 18, maksimum = 26) olarak bulundu. Katılımcıların %42,6'sı (n = 98) kadın, %57,4'ü (n = 132) erkekti ve ortalama vücut kitle indeksi 22,6 ± 3,2 olarak hesaplandı. Katılımcıların % 17'sinde (n = 39) fizik muayene ile SİED tespit edildi. SİED olanların %33,3'ü (n = 13) kadın, %66,7'si (n = 26) erkekti. SİED olan ve olmayanlar arasında yaş (p = 0,100), vücut kitle indeksi (p = 0,483), cinsiyet (p = 0,199), aerobik (p = 0,192), anerobik egzersiz (p = 0,054) ve sigara kullanımı (p = 0,400) açısından anlamlı bir fark yoktu. SİED saptanan 39 kişiden %53,8'i (n = 21) bel ağrısı olduğunu belirtirken, SİED olmayan 191 kişide bu oran %18,8 (n = 36) olarak bulundu. SİED saptananlarda VAS ve Oswestry bel ağrısı özürlülük anketi değerlerinde değerlerinde istatistiksel olarak yükseklik saptandı (p < 0,001).

TARTIŞMA ve SONUÇ: Bel ağrısının yaygın bir nedeni olan SİED tanısında fizik muayene yöntemlerinin kullanılması önerilmektedir. Ayrıca etiyolojide yer alabilecek bacak uzunluk farkı ve hipermobilite gibi faktörleri değerlendirmek faydalı olacaktır.
INTRODUCTION: Although sacroiliac joint (SJ) dysfunction (SJD) causes low back pain, studies determining its prevalence and characteristics in the healthy population are limited. The aim of this study is to evaluate the prevalence of SJD and associated clinical parameters in medical faculty students.
METHODS: 230 participants were included in the study. Participants were evaluated with specific tests for SJD. The low back pain of the participants was evaluated with visual analog scale, presence of hypermobility with Beighton criteria, and disabilities due to low back pain with Oswestry low back pain disability index.
RESULTS: The average age of 230 people participating in the study was found to be 21.2 ± 2.1 (minimum = 18, maximum = 26). 42.6% (n=98) of the participants were female, 57.4% (n=132) were male, and the mean body mass index was calculated as 22.6 ± 3.2. SJD was detected in 17% (n=39) of the participants by physical examination. 33.3% (n=13) of those with SJD were female and 66.7% (n=26) were male. There was no significant difference among those with and without SJD with respect to age (p=0.100), body mass index (p=0.483), gender (p=0.199), aerobic (p=0.192), anaerobic exercise (p=0.054) and smoking (p=0.400) among those with and without SJD, there was no significant difference. While 53.8% (n=21) of 39 people with SJD stated that they had low back pain, this rate was found to be 18.8% (n=36) in 191 people without sacroiliac joint dysfunction. A statistically significant increase was found in the pain values assessed by visual analog scale and the Oswestry low back pain disability questionnaire values in the participants with SJD (p<0.001).
DISCUSSION AND CONCLUSION: It is recommended to use physical examination methods in the diagnosis of SJD, which is a common cause of low back pain. In addition, it will be useful to evaluate factors such as leg length difference and hypermobility that may take place in the etiology.

15.
Beş Olgunun Sunumu ve Psoas Apsesinin Literatür Taraması
Report of Five Cases and Literature Review of Psoas Abscess
Cafer Özgür Hançerli, Halil Büyükdoğan, Can Eren Ünlü, Anıl Agar, Cemil Ertürk
doi: 10.4274/iksstd.2021.84756  Sayfalar 252 - 257
GİRİŞ ve AMAÇ: Tedavi ettiğimiz beş psoas apsesi vakasını rapor etmek ve psoas apsesi olgularının yönetimini gözden geçirmek.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Kliniğimizde 2018 - 2019 yılları arasında psoas apsesi tanısı konan ve tedavi edilen beş hasta retrospektif olarak incelendi.
BULGULAR: Dört hasta gerçekleştirilen cerrahi tedavileri takiben ortalama 25 gün sonra taburcu edilmiş, 1 olgu ise nedeni bilinmeyen ani kardiyak arrest nedeniyle post op 24. gün kaybedilmiştir
TARTIŞMA ve SONUÇ: Psoas apsesi nadirdir, radyolojik görüntüleme yöntemlerindeki iyileşmeler ve bu testlerin klinisyenler tarafından daha sık kullanılması nedeniyle bu olguların görülme sıklığının son yıllarda daha sık olduğuna inanıyoruz. Psoas apsesi tanısı için tanıdan şüphelenmek ve bu nadir durumu akılda tutmak gerektiğini düşünüyoruz.
INTRODUCTION: To report five psoas abcess cases which we treated and review the management of psoas abscess cases.
METHODS: Five patients who were diagnosed and treated with psoas abscess in our clinic between 2018 - 2019 were evaluated retrospectively
RESULTS: Four patients were discharged after an average of 25 days following surgical treatments, and 1 case died on the 24th postoperative day due to sudden cardiac arrest of unknown cause.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Psoas abscesses are rare, we believe that the incidence of these cases is more frequent in recent years due to the improvements in radiological imaging methods and the fact that these tests are used more frequently by clinicians. We think that for the diagnosis of psoas abscess, it is necessary to suspect the diagnosis and keep this rare condition in mind.